OKUMA PARÇASI
AVRUPA TAŞRASI, METROPOLİTAN MERKEZ VE MEDENİYET FİKRİ: BİR McNEILL VİRTÜÖZİTESİ
YUSUF KAPLAN
Bu kısa sunuş metninde, McNeill’in bu kitapta bize anlattığı şeyin hikâyesini ve muhtevasını yeniden-anlatmaktan ziyade, (“hamallık” yapmaya ve size de bundan ötürü bir tür “vicdan azabı” çektirmeye niyetim yok çünkü!), McNeill’in metninin hikâyesinin ruhunu oluşturan ve metinde çok fazla ifade edilmeyen şeyin hikâyesini, yani “nasıl?” sorusu üzerinden üretilen “yöntem” sorununun hikâyesini anlatacağım.
Bir kitabın muhtevasını anlatmak kadar basit ve okuyucuyu “uyuşturucu” bir şey olamaz.
O yüzden, okuyucunun ne okuduğunu, nasıl bir şey okuduğunu, ne tür yakıcı bir problematiğin üzerinde/n kafa patlatıldıktan sonra kâğıda dökülen nasıl bir metinle karşı karşıya olduğunu, yani metnin okyucuyu nesneleştirmek yerine nasıl özneleştirebileceğini, metni yeniden-üretip yeniden-yazarak çoğaltabileceğini gösteren bir okuma yapacağım ve bir okuma biçimi önereceğim: Bir yandan McNeill’in metninin şifrelerini çözeceğim; öte yandan da McNeill’in metnini deyim yerindeyse, bir tür yapısökümü’ne tâbî tutarak metni yeniden-şifreleyeceğim.
Başka bir deyişle, McNeill’in metninin ancak bir medeniyet felsefesi, bir medeniyet tasavvuru yaklaşımı üzerinden anlaşılabileceğini göstereceğim ve üzerinde uzunca bir süredir çalıştığım medeniyet tasavvuru felsefesinin dinamiklerini McNeill’in metnine uyarlayarak bu yeniden-şifreleme işlemini yapacağım. Böylelikle, ortaya McNeill’in bize ne anlattığından çok, hem McNeill’in yaptığı şeyin ne olduğu, nasıl bir şey olduğu ve bunun nasıl gerçekleştirildiği sorusu cevabını bulmuş olacak; hem de benim geliştirmeye çalıştığım medeniyet tasavvuru felsefesinin dinamiklerinin McNeill’in bu çalışması üzerinden ne kadar işleyebildiğinin, ne kadar açıklayıcı olabildiğinin küçük bir sağlaması yapılmış olacak. Sonuçta, okuyucuyu metni, metnin ruhunun oluşturan şeyi farketmeden okuyan bir tüketici / nesne olmaktan çıkarıp, metnin ruhunu kavrayarak metni yeniden-üretmesini ve kendisine maletmesini mümkün kılacak, dolayısıyla okuyucuyu üretici / özne konumuna çıkaracak bir katkı olacak benimkisi.
“NASIL?” SORUSU VE YÖNTEM SORUNU: İBN HALDUN, TOYNBEE VE MEDENİYETLERİN İKİ KURUCU EKSENİ
Bütün medeniyetlerin oluşumunu mümkün kılan motoriğin iki temel ekseni olduğunu düşünüyorum: Yatay eksen ve dikey eksen. Yatay eksen, medeniyetlerin yaratıcı ruhunu; dikey eksense, medeniyetlerin kurucu iradesini oluşturur. Yatay ekseni bir medeniyetin ruhu, teorik kaynağı, fikriyatı; dikey ekseni ise bir medeniyetin bedeni, pratik kaynağı, tatbikâtı olarak görebiliriz. Başka türlü söylemek gerekirse, yatay eksen, dolayısıyla yaratıcı ruh, bir medeniyetin hayat ve hayatiyet kaynağını, dolayısıyla aslî dinamiklerini sunar. Dikey eksen, dolayısıyla kurucu irade ise, aslî dinamikleri yaratıcı bir ruhla hayata geçirir. Yatay eksen, belli bir zamanla ve mekânla sınırlı / kayıtlı değildir; bütün zamanlara uygulanabilecek fikriyatın kaynağıdır. Dikey eksen ise, belli bir zamanla ve hatta belli mekânlarla sınırlıdır.
Özlü bir şekilde söylemek gerekirse, dikey eksen’in kurucu iradesi, yatay eksenin yaratıcı ruhunun fikriyatını eksene alarak gerçekleştireceği tatbikatla, yatay eksenin fikriyatının tatbik edilerek kayıt altına alınmasını, dolayısıyla fikriyatın / yaratıcı ruhun hayat bulmasını, hatta zamanla oluşturulacak vasatın ürünü olan veya bu vasatın hem ifadesi olabilecek hem de bu vasatı ifade edebilecek şekilde “kayıt” altına alınan vasıtalarla / formlarla bu vasata rengini ve ruhunu verecek duyarlıkla hayat olmasını, hayatın kendisi olmasını sağlar. Zira tatbik edilemeyen bir fikrin belli bir noktadan sonra kıyme-i harbiyesi kalmaz. Vasatın, dolayısıyla bu vasatı oluşturan fikriyatın / yaratıcı ruhun kayıt altına alınabilmesi, ancak bu vasatın ürünü olan ya da başka vasatlardan ödünç alındığında bile bu vasatın ruhuna / normlarına göre yeniden şekillendirilen / re-fom’e edilen bütün mümkün vasıtalarla / formlarla gerçekleştirilecek tatbikatla mümkün olabilir ancak.
Sözgelişi, İslâm medeniyetinin yaratıcı ruhunu İslâm oluşturur. Bütün medeniyetler, insan, kâinât / kozmos ve Tanrı’dan oluşan büyük varlık zincirinin, hem her bir “aktör”ünü nasıl konumlandırdıklarına, hem de bu “aktör”ler arasındaki ilişkileri nasıl tanımladıklarına göre birbirlerinden ayrılırlar.
Sözgelişi, Antik Yunan’dan Amerikan tecrübesine kadarki Batı uygarlık tarihinde gördüğümüz gibi pagan uygarlıkların yaratıcı ruhlarının esas kaynağı insandır; yani pagan uygarlıkların merkezinde insan vardır; o yüzden pagan uygarlıklar antroposantriktir.
Bugün Hinduizm, Budizm, Konfüçyanizm, Taoizm ve Şintoizm’in yapıtaşlarını oluşturduğu Hint, Çin ve Japın medeniyetlerinin yaratıcı ruhunu ise kâinât / kozmos tasavvuru oluşturur.
En son örneğini İslâm’ın temsil ettiği vahiy medeniyetlerinin yaratıcı ruhunun merkezinde Yaratıcı vardır.
Büyük varlık zincirinde merkezî aktörün konumlandırılış biçimi, medeniyetlerin birbirleriyle ilişkilerini ve her birinin kendine özgü ilim-düşünce, kültür-sanat ve en geniş anlamıyla duruş anlamında “siyaset” geleneklerini ve biçimlerini belirler.
Medeniyetlerin dikey eksenleri, dolayısıyla kurucu iradeleri, yaratıcı ruhu farklı zamanlarda ve mekânlarda yorumlama / dile dökme, dile getirme ve böylelikle ete kemiğe büründürme çabaları ve biçimleriyle belirginleşir. Kurucu iradeler, ölçeklerinin oranlarına göre üç temel görünüm alırlar: En küçük ölçek -örneğin Türkiye, Mısır, İran, Endonezya, Nijerya gibi- millî sınırlarla sınırlı olan alan’dır. İkinci ve daha büyük ölçek, havza ya da bölge çapındaki alanlardır. Mesela, İslâm medeniyeti örneğinde, Kafkaslar veya Hazar havzası, Mâverâünnehir veya Mezopotamya havzası, Kuzey Afrika havzası, Uzak Doğu Asya havzası, Hint Okyanusu havzası, Balkanlar havzası, Doğu Akdeniz havzası gibi havzalardan sözedebiliriz. Havzalar, benzer veya yakın ya da müşterek coğrafî, siyasî, ekonomik, stratejik , “kültürel” özelliklere sahip bir kaç millî devletin en yakın, dolayısıyla her birinin müştereken iştirak edebilecekleri, katkıda bulunabilecekleri, muhkemleştirebilecekleri müşterekleri ifade eder ve üretir. Üçüncü ve en büyük ölçek ise, havzalardaki farklılıkların asgarî / temel müştereklerini yatay eksenin yaratıcı ruhu çerçevesinde birleştirmelerinden oluşan bütün bir İslâm coğrafyasıdır.
Şimdi, burada kısaca özetleyebildiğim bu medeniyet tasavvuru felsefesini McNeill’in çalışmasının şifrelerini çözmekte ve yeniden şifrelemekte kullanabilmemiz için, İbn Haldun’un magnum opus’una / şaheser’ine yani Mukaddime’ye bakmamız gerekiyor: Çünkü İbn Haldun’un Mukaddime’de yaptığı şeyle, McNeill’in bu kitapta yaptığı şey, pek çok bakımdan ve pek çok noktada fazlasıyla örtüşüyor.
Bu arada zihninizde şöyle şöyle bir soru belirebilir: Mukaddime’nin İbn Haldun’un magnum opus’u olduğu kesin de, McNeill’in magnum opus’u hangi çalışması peki? Bu soruya Batının Yükselişi ya da Dünya Tarihi kitapları olabilir mi acaba, diye başka bir soruyla cevap verebiliriz. Belki. Ama bence ille de bir magnum opus’tan sözedeceksek, bu, elinizdeki hacmi küçük ama teorik vaatleri büyük bu kitaptır, diyebiliriz. McNeill’in bu kitabının en temel vaadi, bir medeniyetin tarihi nasıl yazılabilir ya da hikâye edilebilir sorusunun izini sürüyor olması ve bizzat Avrupa özelinde ve örneğinde de bu sorunun cevabını veriyor olmasıdır. Yani, günümüzde bir medeniyetin tarihi nasıl yazılabilir sorusuna verilebilecek en güzel cevaplardan biri, belki de birincisi işte elinizdeki bu küçük kitaptır.
McNeill’in metnine geçmeden önce İbn Haldun’un tarih felsefesine, bu felsefeyi nasıl geliştirdiğine ve nasıl uyarladığına kısaca bakalım. İbn Haldun’un Mukaddime’de geliştirdiği tarih felsefesi, asabiye teorisi’dir. İbn Haldun, asabiye teorisini iki tür asabiye biçimi geliştirerek kurar. Birinci asabiye biçimi, sebep asabiyesi’dir; ikincisi ise nesep asabiyesi’dir.
Sebep asabiyesi, benim medeniyet tasavvuru kavramlaştırmamda yatay eksene yani yaratıcı ruha; nesep asabiyesi ise dikey eksene yani kurucu iradeye denk geliyor. Sebep asabiyesi, aslî dinamiklerle, yani asılla, fikriyat’la, norm’la, asalet’le, etika’yla dolayısıyla “ne?” sorusuyla ilgilidir. Nesep asabiyesi ise, tatbikat’la, usul’le, yöntem’le, form’la, şahsiyet’le, estetika’yla, dolayısıyla “nasıl?” sorusuyla ilgilidir.
Bir Budist toplumda, bir pagan toplumda, bir müslüman toplumda, “ne?” sorusunun cevabı bellidir. Ama “nasıl?” sorusunun cevabı zamana ve mekâna göre değişiklik arzedebilir. Başka bir deyişle, bir Budist, Budist normları, bir pagan, pagan normları; bir müslüman, müslüman normları harekete ve hayata geçirecektir. Burada temel ve zorlu sorun işte bundan sonra karşımıza çıkıyor: İyi de nasıl?
Budist sadece Budistlerin geliştirdikleri formları, pagan sadece paganların geliştirdikleri formları, müslüman sadece müslümanların geliştirdikleri formları kullanmak zorunda değildir. Bir kültürün normları, başka bir kültürün formlarını başarıyla kullanabildiği ölçüde güçlüdür. Başka kültürün formlarını en başarılı ve yaratıcı şekillerde kullanabilen kültürler, normları en güçlü olan kültürlerdir.
Norm, bir dilse; form, bir üstdildir. Norm, varlık’sa; form, varoluş’tur. Borm, fikriyat’sa; form, tatbikat’tır. Bu anlamda bir dilin varlığını sürdürebiliyor olmasının olmazsa olmaz şartı, üst diller geliştirebiliyor olmasıdır. Başka bir deyişle, bir kültürün normları, ancak formlarla varlığını sürdürebilir, yani dil / varlık, ancak üstdille / yani varoluş’la kayıt altına alınabilir ve varlığını sürdürebilir,. Bir form’a bürünmeyen, bir formda ete kemiğe bürünmeyen bir norm, yaşamıyor, ölü demektir.
Söylediklerimizi biraz daha somutlaştırarak söyleyecek olursak... Aslolan bir fikriyatın varlığı değildir; o fikriyatın tatbikata dökülebiliyor olmasıdır. Tatbikata dökül/e/meyen fikriyat, yok demektir, yaşamıyor demektir, hatta varsa bile, orada öylece boşlukta asılı duruyor ve hayat bulamıyor, hayata hayatiyet ve hareket kazandıramıyor, hayat olamıyor demektir.
Elbette ki, fikriyat / norm asıldır; fikriyat yoksa, tatbikat / form da yok demektir. Ama fikriyat / asıl / norm, ancak tatbikatla, usulle, form’la varkılınabilir. Türkiye, kendi İslâmî medeniyet iddialarından vazgeçerek, hem tavan’dan / kurumlardan, hem de tabandan / sosyolojik olarak jakoben yöntemlerle zoraki olarak uygulanmaya çalışılan sekülerleşme biçimleri yoluyla medeniyet değiştirme ve kendi kendini sömürgeleştirme projesini hayata geçirmeye çalıştığı zamandan bu yana Türkiye’de fikriyat da yoktur; tatbikat da. Dil de yoktur, üst dil de. O yüzden, Türkiye tarihte tatile çıktığı için, tarihi yapan değil, tarihte, tarihin yapılmasında hem yalpalayan,i hem de başkalarının yaptıklarını yapmaya kalkışan bir ülkeye dönüştürülmeye çalışıldığı için Türkiye, konuşabilen, kendine özgü bir dili olan bir ülke değildir, ne yazık ki. Konuşamadığı için de özne değil, başkalarının dillerini konuşmakla yetinen bir nesne’dir. Kendisi bir şey üretemediği, sadece başkalarının ürettiklerini tüketmekle vaziyeti idare ettiği için de tarihe girememekte, tarihi aktif olarak kendisi yapamamakta, dolayısıyla özne olmamakta, başkalarının yaptıkları tarihte sürüklenen bir nesne olarak dona kalmaktadır.
Mesela, Türkiye’de dünya sinemasına dil armağan edebilmiş bir Türk sineması yoktur. Ama Latin Amerika sineması, Afrika sineması, Çin Sineması, İran Sineması dünyaya kendilerine özgü özgün film dilleri armağan edebilmişlerdir.
Bunun nedeni, bu ülkelerin sinemalarının, kendi normlarını, başka bir kültürün / Batı kültürünün geliştirdiği bir form olan sinemayı dönüştürecek şekilde re-form’e edebilmiş olmalarıdır. Çünkü ancak kendi normlarını eksene alarak başka kültürlerin fomlarıyla ilişki kurabilen toplumlar, bu formları re-form’e edebilirler, dönüştürebilirler. Kendi normlarını / fikriyatlarını eksene alamayan toplumlar, başka kültürlerin formlarıyla ilişki kurduklarında, o kültürlerin formlarını ancak de-forme ederler. Bu durum, böyle bir durumla / açmazla karşı karşıya olan toplumların, sadece dışardan ödünç aldıkları formları de-forme ettiklerini göstermez; aynı zamanda, bu toplumların, norm’larının da olmadığını, varsa bile bu normların hem yeni formlar üretecek şekilde, hem de başka kültürlerin formlarını re-forme edecek şekilde kullanılamadığını, harekete geçirilemediğini de gösterir.
Özetle, dil’i / fikriyatı / normu olmayan bir toplum, üst dil / form geliştiremez. Üstdil geliştiremeyen, başka üstdilleri dönüştüremeyen toplumlarsa, dillerini / normlarını, dolayısıyla varlıklarını bile sürdüremezler.
Eğer bir toplum, “nasıl?” sorusunun cevabını veremiyorsa, “ne?” sorusuna cevap veremediği içindir bu. “Ne?” sorusunun cevabını verebilen toplumlar, yani fikriyatları, normları, aslî dinamikleri ile doğrudan ilişki kurabilen toplumlar, “nasıl?” sorusunu da mutlaka sorarlar, sormak zorundadırlar. “Nasıl?” sorusunu sor/a/mayan toplumlar, “ne?” sorusunu soramadıkları için sormazlar “nasıl?” sorusunu.
Ama eğer bir toplum, bir toplumun sanatçısı, bilim adamı, düşünürü usûl / form / yöntem sorununa cevap verilmesini sağlayan “nasıl?” sorusunu soruyorsa, asıl / fikriyat / norm sorununa cevap verilmesini sağlayan “ne?” sorusunu da mutlaka soracaktır.
Dikkat ederseniz, meseleyi bir “estetik” (dolayısıyla usul, dolayısıyla form) meselesi olarak ortaya koydum. Bir varoluş sorununu, bir milletin, medeniyetin varlığı meselesini mesele edinmişseniz, o medeniyetin veya o medeniyetin mensubu bir milletin varoluş sorununu halledebilmesinin yolu, “nasıl?”, yani estetik sorununu açıklığa kavuşturabilmesinden geçer. Ama dediğim gibi, estetik sorununu farketmiş bir toplum, etik / ahlâk / norm meselesini hallettiği için estetik sorununu farkedebilir ancak.
Bütün “ne?” sorusunun karşılığı olan norm sorunu ile “nasıl?” sorusunun karşılığı olan form sorunu arasındaki bu ilişkileri açıklığa kavuşturduktan sonra şimdi İbn Haldun’un, dolayısıyla McNeill’in yaptığı şeyi daha iyi anlayabilir ve anlamlandırabiliriz.
İbn Haldun, Mukaddime’de bir norm / etika meselesine , yani “ne?” sorusuna tekabül eden eden sebep asabiyesi üzerinde çok fazla durmaz. Çünkü “ne?” sorusunun cevabı, çok nettir, apaşikâr ortadadır. Bu konuda bir şüphe, bir problem yoktur. “Toplum”, “ne?” sorusunun cevabı konusunda herhangi bir problemle karşı karşıya değildir.
O yüzden, İbn Haldun, “nasıl?” sorusu, dolayısıyla usul / form / estetika / varoluş meselesi üzerinde kafa patlatır. Çünkü çağında yaşanan yakıcı ve yıkıcı sorun, bir usul / form / estetika / varoluş sorunudur. Şöyle ki: İspanya ile Fas, Tunus ve Cezayir havzası müslümanları, nesep asabiyesi yüzünden bir türlü toparlanamazlar. Sürekli olarak türlü hanedanlıklar, 11. yüzyıldan itibaren birbirleriyle “boğuşup durmakta”dır. Hıristiyanların yapacağı tek şey kalmıştır: Müslümanlara karşı birleşip müslümanların üzerine yürümek. Hıristiyanlar, bu işi yaptıkları ân, Endülüs’e ölümcül darbeyi çok kolay vurabileceklerdir.
Kurucu iradenin nasıl harekete geçirilebileceği, en yakıcı sorundur Endülüs’te. Bunun yolu, yaratıcı ruhu kurucu iradeye ruh üfleyecek şekilde harekete geçirmekten geçer. Yaratıcı ruh’un kaynağını oluşturan İslâm’la epistemolojik ve ontolojik bir sorun yaşanmamaktadır. Sorun, bu fikriyatın nasıl tatbikata geçirileceğinde düğümlenmektedir.
İspanya Müslümanları, ne yazık ki, İbn Haldun’un asabiye teorisini, hayata ve harekete geçirmeyi başaramadılar. “Nasıl?” sorusuna asıl esaslı cevap Endülüs’ten yani Akdeniz’in batı yakasından değil, doğu yakasından geldi: Osmanlı’dan. Osmanlılar, yaratıcı ruhu, kurucu iradeye ruh üfleyecek şekilde harekete ve hayata geçirmeyi muhteşem bir şekilde başardılar: Hem akîde düzleminde, hem toplumsal-kültürel düzlemde, hem de siyasî düzlemde, nesep asabiyesi dinamiğinin, dolayısıyla “nasıl?” sorusunun en makro biçimlerde nasıl işletilebileceğinin cevabını üretebildikleri için; sanatta da -özellikle de mimari, minyatür, hat, müzik ve temâşâ sanatlarında İslâm medeniyetinin en zirve ürünlerini verdiler ve en aşılmaz isimlerini yetiştirebildiler.
İbn Haldun’un metni, İslâm medeniyetinin yaşadığı birinci büyük medeniyet krizinin aşılmasının ipuçlarını çok enfes bir şekilde veriyordu. Modern / seküler Batı uygarlığının geliştirdiği meydan okumanın yol açtığı ikinci büyük medeniyet krizinin nasıl aşılabileceğinin ipuçları da yine İbn Haldun’un metninde gizli. Ama İbn Haldun’un bize bugün söyleyeceği önemli şeyler olsa bile, bunlar bizim yaşadığımız epistemolojik ve ontolojik krizi aşmamız için yeterli değil. Onun için bizim yetiştireceğimiz yeni İbn Haldunların da katkısıyla yaşadığımız bu ikinci büyük medeniyet krizini aşmanın yollarını, yöntemlerini daha muhkem şekillerde geliştirebiliriz.
Peki, McNeill’in metni, tıpkı İbn Haldun’un metni gibi modern / postmodern Batı uygarlığının yaşadığı ama üstü örtülen krizin nasıl aşılabileceğine ilişkin ipuçları içeriyor mu? Bence içeriyor. Ama burada sorun, kurucu iradede, dolasıyla usul’de değil. Tam aksine asıl’da; yani yaratıcı ruh’ta.
Yani, Batı uygarlığının yaşadığı ama özellikle de postmodern süreçte üstelik de üstü ayartıcı ve baştan çıkarıcı şekillerde örtülen krizi anlamlandırabilecek ve aşabilecek çapta bir yaratıcı ruh’tan ne yazık ki, yoksun Batı uygarlığı. Başka bir deyişle, postmodern paradigma, yaratıcı ve kurucu bir kültür değil; tam anlamıyla, postmodernliğin ilk büyük düşünürü Nietzsche’nin deyişiyle dekadant / çürütücü ve çözücü bir kültür. Dolayısıyla yaratıcı ruhtan ve kurucu iradeden ziyade, ucu nihilizme kadar varan yaratıcı taprip’ten (creative destruction) ibaret bir kültür bu kültür.
McNeill’in metninin vaatleri bu noktada karşımıza çıkmıyor. McNeill’in metninin vaatleri, bir medeniyetin nasıl anlaşılabileceği ve anlamlandırabileceği noktasında karşımıza çıkıyor.
Bu hacmi küçük ama vaatleri / imkânları büyük çalışma, her şeyden önce bir tarihyazımı problematiği sorunu ortaya atıyor ve ardından da Avrupa tarihinin ve dolayısıyla dünya tarihinin nasıl yazılabileceği ve neden yeniden yazılması gerektiği sorununa Avrupa uygarlığı özelinde/n ve üzerinde/n cevap üretmeye çalışıyor. Başka bir deyişle, McNeill’in çalışması bugüne kadarki özelde Avrupa, genelde Batı uygarlığına ilişkin varolan ve karşılığı varolmayan algılarımızı yerle bir ediyor.
Yaşayan en büyük tarihçilerden McNeill’in zihnini meşgul eden ve bu kitap boyunca hiç bir zaman yakasını, peşini bırakmayan iki soru var: “Ne?” ve “nasıl?” soruları bunlar: Avrupa nedir? Ve nasıl oluşmuştur Avrupa?
İşte McNeill, bu iki sorunun cevabını araştırıyor bu kitapta. McNeill’in burada önemsediği asıl sorun, biraz İbnHaldunvârî bir sorun: McNeill, tıpkı İbn Haldun gibi, ne sorusunun izini sürüyor, ne olup bittiğini anlamaya ve anlamlandırmaya çalışıyor; ama bu çabasında peşini bırakmayan, zihninin bir köşesinde her zaman kendisiyle beraber olan, çıktığı yolculukta kendisine yol gösteren, rehberlik eden asıl soru, nasıl sorusu; ama asıl sorun/u ise yöntem sorunu: İlk bölümde bunun işaretlerini veriyor: Daha doğrusu ilk bölüm, bunun işaretinden başka bir şey değil: McNeill, bir tarihyazımı biçimi, dolayısıyla kısmen de olsa bir tarih felsefesi önerme kaygısıyla hareket ediyor: O yüzden kitaba tarihyazımı promlematiğiyle giriş yapıyor.
“NE?” SORUSU VE “AVRUPA TAŞRASI”NIN DÖNÜŞÜMÜ: İSLÂM’IN GENÇLİK AŞISI VE METROPOLİTAN MEDENİYET FİKRİ
Tıpkı İbn Haldun’un metninde gözlemlediğimiz gibi, McNeill’in metninde de, kitabın omurgasını oluşturan bölüm, yöntem sorununun tartışıldığı birinci bölümün dışındaki diğer bölümler. McNeill’in metninin İbn Haldun’un metninden ayrıldığı nokta şu: İbn Haldun, nasıl sorusu üzerinde yoğunlaşırken, sadece bir tasvir yapmakla kalmıyor, aynı zamanda bir tarif de yapıyor ve önümüze çıkardığı yol haritasında nasıl bir yol izleyeceğimize dair bir şekilde bir “tarife” tutuşturuyor elimize. Oysa McNeill, sadece büyük ölçüde tasvirle ilgileniyor. Başka bir deyişle, İbn Haldun’un metninde karşımızda bir tarih felsefecisi var. McNeill’in metninde ise karşımızda bir tarih felsefecisinden ziyade sadece bir tarihçi var.
McNeill’i metninin bizi tarih felsefecisinden ziyade bir tarihçiyle karşı karşıya bıraktırmasının asıl nedeni, geldiğimiz postmodern noktada Batı kültürünün tarih felsefecisi çıkarabilecek kalibrede, çapta, derinlikte bir yaratıcı ruhunun olmamasıdır.
Ama bütün bu söylediklerim McNeill’in ve metninin değerini azaltmıyor. Aksine elimizdeki metin, öncelikli olarak şimdiye kadar yazılan Avrupa uygarlığı tarihinin yazılış biçimlerini silbaştan gözden geçirmemize imkân tanıdığı için önemli bir metin: Sözgelişi Avrupa uygarlığını, özgürlükler tarihi olarak okumanın ve yazmanın bir anlamı ve karşılığı olmadığına dikkat çekmesi, dolayısıyla Avrupa’nın tarihinin metopolitan merkezlerin Toynbee’ci anlamda temas, cevap üretme ve meydan okuma süreçlerinin işlediği ve ancak bir medeniyet fikri ile anlamlandırılacak bir tarih olarak yeniden-okunduğu ve yeniden-kurulduğu zaman gerçek boyutlarıyla anlaşılabileceğine dikkat çekiyor. Yani özgürlükler tarihi, karşılığı olmayan aydınlanmacı, Batı-merkezci, Avrupa’yı evreselleşitirdiğini zannettiği oranda gerçekte taşralılaştırıcı, krizi derinleştirici bir ideolojik tarih kurgusu.
Oysa McNeill’in önerdiği metropolitan merkez fikri, Avrupa’yı taşralaşmaktan kurtarabilecek temelleri ve dinamikleri harekete geçiren medeniyet fikrini tetikleyen bir tarih okuması ve önerisi. Toynbee’ci süreçler üzerinden işletildiğinde de Avrupa tarihini, dünya tarihinden koparan ve Avrupa’ya kapatarak dünya üzerinde hegemonya kursa bile Avrupa’yı taşralılaştıran “özgürlükler tarihi”nin bu taşralılaştırıcı etkisinin yol açtığı engeller birdenbire ortadan kalkıyor ve Avrupa tarihini dünya tarihi düzleminde evrensel tarihin bir parçası ve evrensel tarihtem hem beslenen, hem de evrensel tarihi besleyen açık uçlu bir tarih olarak okuyabilmek ve kurgulaybilmek mümkün olabiliyor.
İşte bu noktada İslâm medeniyetinin, hem Endülüs, hem Bağdat, hem Sicilya, hem de Osmanlı havzalarının Avrupa uygarlığına nasıl gençlik aşısı aşıladıklarını ve Avrupa’yı tarihe girmeye kışkırttıklarını görebilmek mümkün oluyor.
Ama bu arada başka meydan okumalar ve cevap üretmeleri de derin bilgisi ve parlak zekasıyla berrak bir dille çok enfes bir şekilde aktarabiliyor McNeill. Mesela, İskandinav metropolitan çiçeklenmesi ve meydan okuması; mesela Türklerin hem İslâm öncesinde, hem de İslâm sonrası dönemde (Osmanlılarla birlikte) geliştirdikleri meydan okumalar; mesela İtalyan şehir devletleriyle gelen meydan okumalar; meselâ Bizans’ın, Rus-Ortodoks sıçramalarının geliştirdiği cevaplar ve nihayet İngilizlerin sanayi devrimiyle, Fransızların siyasî devrimleriyle geliştirdikleri meydan okumalar siyasî, kültürel, teknolojik, sanatsal, ekonomik bütün görünümleriyle çok enfes bir dille tasvir ediliyor. Bu küçük risale’yi okuduğunuzda karşımızda tastamam bir virtüöz olduğunu görüyorsunuz kolaylıkla.
Özetle, bu kitap esas itibariyle bir tarihyazımı ya da bir tarih felsefesi denemesi değil. Ama hem bir tarihyazımı ve dolayısıyla kısmen bir tarih felsefesi biçimi öneren, hem de bu önerisini Avrupa tarihinin oluşumunu anlamaya ve anlatmaya uyarlayan ve bunu da sessiz sedasız bir şekilde, kendinden emin bir şekilde, kısaca, bilgece yapan ilginç bir çalışma.
Keresteciler Sitesi. Mehmet Akif Cad. Kestane Sok. No: 1 Merter / İSTANBUL
bilgi@kulliyatyayinlari.com.tr
copyright © kulliyatyayinlari.com.tr 2008. Her hakkı saklıdır.