OKUMA PARÇASI

“BÜTÜN”Ü KAVRAYARAK “PARÇA”LARA RUH ÜFLEYEBİLMEK
YUSUF KAPLAN 

Whitehead, değeri yeterince bilinmeyen çağdaş düşünürlerden biridir. Batı sivilizasyonunun modernlikle birlikte sürüklendiği maceranın getirdiği mecrada, örnekleri iki elin parmaklarını geçmeyecek ender bilge düşünürlerin en ön sıralarında yer alır. Çağını aşmış bir düşünür olduğu için, modernliğin, büyük ölçüde varoluşsal saldırı ve varoluşa saldırı ürettiği bir ortamda göz ardı edilmiş, hakkıyla anlaşılamamış ve değerlendirilememiştir.

Genellemenin sakıncalarını göz ardı etmeden şöylesi bir tespitte bulunmak, Whitehead’in düşüncesini ve nasıl bir düşünür olduğunu kavrayabilmek açısından oldukça kışkırtıcı olabilir: Modernliği de üreten bütün bir Batı sivilizasyonunun fikrî temellerinin atılmasında kilit ve kurucu rol Socrates’e aittir. Socrates, William McNeill’in “2500 yıllık Batı düşüncesi, Antik Yunan naturalizmi [paganizmi; dolayısıyla, agnostisizmi / bilinemezciliği] ile, Hint mistisizmi (gnostisizmi / gizemciliği) arasında gidip gelen bir ifrat ve tefrit hikâyesidir” şeklinde özetlediği (sonuç itibariyle aslında aynı kapıya çıksa da), iki ana damarın yegâne temsilcisidir.

Bu iki ana damardan birincisi, Batı düşüncesinde fiziksel gerçekliği eksene alan ve özellikle de modern süreçte omurga işlevi gören damardır. Bu birinci damarı, kısaca agnostik damar diye tarif edebiliriz. İkinci damar ise, metafizik gerçekliğe kapı aralayan ama metafizik gerçekliği hakîkî mahiyetiyle kavrayamayan damardır. Bu ikinci damarı ise, gnostik damar olarak tanımlayabiliriz.

Birinci damarı, Aristo; ikinci damarı ise Eflatun temsil eder. Eflatuncu düşünce, İskenderiye ekolü üzerinden yeniden yorumlanmış hâliyle Thomas Aquinas’a kadarki -gittikçe etkisi azalan- Kilise Hıristiyanlığı’nın teolojisinin ve düşüncesinin kurulmasında; Aristocu düşünce ise, en kes/k/in ve belirgin noktasına Kartezyen felsefeyle birlikte ulaşan Thomas Aquinas’tan sonraki Batı düşüncesinin ya da “laik ilâhiyat”ın şekillen/diril/mesinde birinci derecede etkili olmuştur.

Her ne kadar, modern düşüncenin Aristocu düşünce geleneğinin kritik edilmesi sonrasında kurulduğu tartışma götürmez bir gerçek ise de, Aristo’suz bir modern düşüncenin geliştirilebileceğini tahayyül ve tasavvur edebilmek muhaldir. O yüzden, Whitehead, “2500 yıllık Batı düşüncesinin Eflatun [ile Aristo]’a düşülmüş bir dipnot” olduğunu söylerken haklıdır.

Heidegger, Batı’da felsefenin, dolayısıyla, düşüncenin Socrates’le birlikte bittiğini söyler. Bizim gibi pozitivizm’in en kaba ve katı algılama biçimlerinin, -hâlâ olmayan- “entelijansiyamız”ın dünyayı anlama, kavrama ve anlamlandırma biçimlerine tahripkâr ve tahrifkâr bir şekilde sirayet ettiği bir ülkede, Heidegger’in bu tespitinin bir yankı uyandırmasını beklemek elbette ki boşuna bir çabadır.

Batı düşüncesinin, özellikle de modern Batı düşüncesinin ve hayat-dünya tasavvurunun ve tatbikatının teşekkülünde kilit rol oynayan anahtar figür Socrates’tir; Eflatun ile Aristo ise, Socrates’in açtığı kapının “dışarı”ya (Batı dışına değil, Batı içine) açılan (dolayısıyla, tüm dünyalara, medeniyetlere kapanan / kapatılan ve sırtını dönen) iki ana aktörüdür.

Dolayısıyla, burada şunu demek istiyorum: Socrates olmasaydı, Eflatun da, Aristo da olmayacak, varolmayacaktı belki; ama başka Eflatunlar ve başka Aristolar olacak, varolacaktı tabiî ki. Çünkü insanlık tarihinde, Antik Yunan’da tabiat felsefesine indirgenen tabiatüstü felsefeyle irtibatı flûlaştıran; ve insanı, bütün varlıkları, hayatı ve her şeyi anlamlandıran, anlamlandırabilen ve anlamlandırabilecek yegâne aktörün insan olduğunu, bütün anahtarları insanın, ve dolayısıyla, insan aklının açabileceğini belirleyen ve belirginleştiren kişi Socrates olmuştu: Belki de insanlık tarihinde ilk kez, hayatı, hakikati ve varlığı, kâinât’la, ve dolayısıyla, fizikötesi bir güç’le / kaynak’la irtibatını kopararak tasvir ve tarif eden düşünür Socrates’ti.

Çünkü ilk kez, Socrates’le birlikte hayatın merkezine insan, insanın merkezine de “akıl” yerleştirilmişti. Socrates’in bilge kişiliği, erdem arayışı, hikmet sevgisi, “aklı” her şeyin merkezine yerleştirmesini; Tanrı’yı da, hakikati de, hayatı da açıklayabilecek yegâne aktörün, esas itibariyle “akıl” olarak konumlamasını engelleyememişti.

Buradan geldiğimiz nokta şu: Antik / klasik Batı tecrübesini de, Kilise Hıristiyanlığı tecrübesini de, modern / postmodern Batı sivilizasyonu tecrübesini de açıklayan en önemli, en belirgin ve kilit kavram, antroposantrizm yani insan-merkezciliktir.

İşte Eflatun’u da, Aristo’yu da tek noktada buluşturan kilit kavram, bu antroposantrizm kavramıdır. Aristo metafiziği dediğimiz şey de, Descartes veya Marx’ın metafiziği dediğimiz şey de, antroposantriktir. Burada metafizik, tabiat-üstünden tabiat-altına indirilmiş olsa da, herhangi bir teorinin her şeyi açıklama gücüne sahip olduğu şeklindeki bir metafizik algısıdır. Bu anlamda, Eflatun’un metafiziği de, son kertede, antroposantriktir.

Socrates’le birlikte, büyük ve kuşatıcı varlık tasavvurunun bir parçası olan insan ve insanın tabiatının bir parçası olan “akıl” (ration), bütün (=her şeyi açıklama ve belirleme gücüne ve kudretine sahip tek aktif varlık) katına yükseltilmiştir. Bütün (aslî olan), bir şekilde devre dışı bırakılarak, parça (arızî) olan, bütün (asıl) olarak konumlandırılmıştır.

İşte Whitehead ve eseri, tam bu noktada, bize esaslı şeyler söyler: Kendi terimlerimle ifade edecek olursam, Whitehead, bütün kavran/a/madığı sürece, parça’nın her şeyi paramparça ve tarûmar edeceğini haykırır bize.

Burada, Whitehead’in nasıl da postmodern durum’la zirve noktasına ulaşan izâfîlik sorununa, ve izâfîleşmenin postmodern süreçte neden olacağı büyük türbülanslara ustalıklı bir dille dikkat çektiğini görüyoruz. Whitehead’in düşüncesinin ve eserinin özeti olabilecek temel tez, bu parça-bütün ilişkisine ilişkin yaptığı, bugün bütün dünya için hayatî önem taşıyan bu önemli tespitte gizlidir. Bu kitabın da, bu kitabın merkezinde yer aldığı bütün Whitehead külliyatının da kalkış noktası bu’dur, burası’dır. Dolayısıyla, şunu söylemek istiyorum aslında: Whitehead, tam da çağımızın (postmodern durum’un) temel handikaplarına dikkatlerimizi yönlendirmeyi başarabilecek ender düşünürlerden biridir.

Whitehead, Batı sivilizasyonunun küre üzerinde hâkimiyet kurması üzerine, artık medeniyetlerden değil, Batı uygarlığına izafeten tek bir “medeniyet”ten sözedildiği; dolayısıyla, medeniyet fikri’nin, tarihi, tarihin serüvenlerini, izdüşümlerini ve görünümlerini açıklayan bir açıklama biçimi olarak gözden düştüğü ya da daha doğru bir ifadeyle gözden düşürüldüğü bir zaman diliminde, tarihi, insanlık tarihini medeniyet fikri ekseninde açıklama kaygısı güden ayrıcalıklı düşünürler arasında ön sırada yer alır.

Medeniyet fikri’nin önemi ve hayatiyeti, bizi, bütün’e, bütün fikri’ne götürmesinde yatar. Aydınlanma düşüncesi sırasında ve hemen sonrasında, medeniyet fikri’nin devre dışı bırakılmasının nedeni, “aklın” (ration’un), dolayısıyla, insanın ve tarihin “keşfedilmiş” olmasıdır. Burada, ülkemizde özellikle yaygın olan bir yanlış anlamaya dikkat çekmekte yarar var: Batı’da Aydınlanma düşüncesiyle keşfedilen “akıl”, kültürel ve coğrafî sınırlarla sınırlı, dolayısıyla, sınırlayıcı “tarihsel bir akıl”dır; yani “Aydınlanma aklı”dır. Zannedildiği gibi “evrensel akıl” değil, sübjektif bir akıl’dır.

İşte, tarihi ve insan/lık tecrübesini açıklama mod’u ve modalite’si olarak medeniyet fikri’nin devre dışı kalmasına neden olan olgu, sübjektif, tarihsel bir akıl olan Aydınlanma aklı’nın her şeyi Avrupa-merkezci perspektifin süzgecinden geçirerek algılamaya, anlamaya, anlamlandırmaya ve yorumlamaya soyunmasıdır. Karşı-aydınlanma sürecinde de, bu indirgemeci (Avrupa-merkezci) algılama ve anlama biçimi kısmen de olsa büyük ölçüde devam etmiştir.

Rönesans ve Reformasyon’dan sonraki süreçte, siyasî, ekonomik ve düşünce “devrim”lerinin gerçekleştirilmesi, başta Amerika kıtası olmak üzere bütün kıtaların sömürgeleştirilmesi, 18. ve 19. yüzyıllarda, Avrupalıların kendilerini insan’la, insanlık tarihi’yle özdeşleştirmelerine, “Batı ve diğerleri” (West and the rest) şeklinde keskin bir ayırıma gitmelerine, dolayısıyla, kendilerine aşırı-özgüven duymalarına yetmişti.

İşte bu aşırı-özgüven duygusu, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren emperyalist Avrupa ulus-devletlerinin hem kolonilerinde, hem de yavaş yavaş Avrupa coğrafyasında ve hinterlandında birbirleriyle kıyasıya bir hegemonya savaşları serüvenine soyunmalarıyla sonuçlanınca, Karşı-Aydınlanma’nın en önemli temsilcileri Romantik yazar, sanatçı ve düşünürlerin Batı dışındaki kültür ve medeniyet coğrafyalarına açılmalarıyla imkân tanıdı. İşte bu süreç, artık tek bir “medeniyet”ten söz etmenin ne denli tahripkâr sonuçlar doğurduğunun kavranmasını kolaylaştırdı: Oryantalist çalışmalar üzerinden bütün diğer kültür ve medeniyet coğrafyaları, tabiî ki yine Avrupa-merkezci bir perspektifle keşfedilmeye çalışıldı: Bu süreç, Toynbee, Spengler, Berdyaev, Sorokin gibi büyük tarih felsefecilerinin doğmasıyla zirve noktaya çıktı.

Whitehead, bütün bu tarih felsefecilerinden ve medeniyet tarihçilerinden biraz daha erken bir zaman diliminde, medeniyet fikri’nin, medeniyetlerin anlaşılması ve insanlık tarihinin bir bütün olarak okunmasıyla yeniden hayatiyet kazanmasında, özellikle felsefe çevrelerinden çıkmış, handiyse tek düşünürdür. Biraz önce zikrettiğim tarih felsefecileri ve medeniyet tarihçileri, medeniyetlerin doğuş, yükseliş ve çöküş hikâyelerini daha çok sosyal bilimlerin birikimlerinden ve kavramsal çerçevelerinden yola çıkarak anlatırlarken, çok fazla doyurucu olmasa da, bir tür tarih felsefesi yaparlarken, Whitehead, medeniyet felsefesi yapmıştır. Felsefe çevrelerinde, bu anlamda yapayalnız bir serüvene çıkan, handiyse “tek ada”dır o.

Whitehead, insanın tarihsel tecrübesini, bütünlüklü bir bakışla anlamaya ve yorumlamaya çalışmış öncü bir düşünürdür. Onun medeniyet fikri’nin temelini, omurgasını, hatta ruhunu, bütün fikri oluşturur. O yüzden, Batı düşüncesinin Aristo izleğini izlemekle, büyük bir yanlışa soyunduğunu söyler gibidir. Batı düşüncesinin, Eflatun’u da Aristolaştırdığını, Aristocu bir Eflatun portresi üzerinden Eflatun’u devre dışı bıraktığını vurgular. Matematiği de metafiziksel idrak üzerinden algılayan Eflatuncu metafiziğin marjinalleştirilmesinin, Batı düşüncesinin, ve dolayısıyla, sivilizasyon tecrübesinin en büyük yanlışı olduğuna dikkat çeker. Eğer, Aristocu Eflatun değil de, diğer medeniyetlere açılmaya kapı aralayabilecek hakikî Eflatun keşfedilebilmiş olsaydı, Batı sivilizasyonu bu denli esaslı bir felsefî bunalımla karşılaşmayabilirdi, demek ister.

Bütün fikri, köklü bir felsefî bunalım yaşayan çağdaş Batı sivilizasyonu üzerinden medeniyetlerin bütününü ihata edebilecek ve ilgilendirebilecek bütünlüklü bir medeniyet fikri ve felsefesi üzerinde kafa yormasına imkân tanımış, ve çağdaşlarının diğer kültür ve medeniyetlere yaklaşırkenki oryantalist bakışaçıların ayartıcı, ayartıcı olduğu için de sınırlayıcı handikaplarına düşmesini önlemiştir, Whitehead’in. Antik Yunan düşüncesini ve antik Yunan’dan önceki diğer medeniyet tecrübelerinin birikimlerini, kısa bir süre içinde yaratıcı şekillerde kavrayarak, “Batılılardan” (Kilise’den) çok daha esaslı bir medeniyet atılımını ve açılımını Müslümanların geliştirmeyi başardıklarını hiçbir çekince belirtmeden beyan etmesi, bunun müşahhas bir göstergesidir.

Medeniyetlerin iki temel kurucu motorik’i vardır: Birinci motorik, yaratıcı ruh; ikinci motorik ise kurucu irade’dir. Whitehead’in bütünlüklü medeniyet ve insan/lık tecrübesi idraki, onun bu merkezî kitabında, kitabın başlığına çıkarak ifadesini bulmuştur.

Elinizdeki kitabın başlığında, Whitehead’in düşünce serüveninin kalkış noktasını oluşturduğunu söylediğim bütün-parça ilişkisi, ustalıklı bir şekilde özetlenmiştir. Güçlü, köklü, sınanabilecek, sınandığında hakikaten tasavvur ve tahayyül edilen sonucu verebilecek esaslı bir fikriyat olmadan bir medeniyet tasavvurunun geliştirilmesinden ve tatbikat sahasına konulabilmesinden söz edebilmek çok zordur. Başka türlü söylendikte, Whitehead’in merkezî / en önemli kitabının başlığının ilk teriminde “düşünce”nin olması, onun, düşünce’nin / fikriyat’ın, medeniyet fikrinin yaratıcı ruhunu oluşturduğunu; kitabın başlığındaki ikinci terimin (serüven’in) ise, medeniyet fikrinin kurucu iradesini teşkil ettiğini düşünmesinden kaynakladığını söyleyebiliriz.

Whitehead’in fikir çatı’sı konusundaki bu tespitlerden sonra, onun bu kitapta telaffuz ettiği çarpıcı fikirlerden bir kaçını burada birkaç cümleyle de olsa öne çıkarmakta, hatırlatmakta yarar olabilir: Whitehead, tarihi, fikrî atılımları ve açılımları oluşturan, ve aynı zamanda, fikrî atılımların ve açılımların oluşturduğu “epoch”ların (yaratıcı dalgaların / dönemlerin) yaptığını düşünür. Fikrî atılımların ve açılımların, dolayısıyla, epoch’ların ise, ancak serüven ruhu tarafından hayat ve hayatiyet kazandırdığını söyler.

Medeniyetlerin yükseliş ve çöküş nedenleri konusunda da çarpıcı fikirler geliştiren Whitehead, medeniyetlerin çöküş ânlarında / zamanlarında, hiciv’de patlama yaşandığına, hicvin yaratıcı bir atılım gerçekleştirerek can çekişmeye başlayan medeniyete az biraz soluk aldırdığına dikkat çeker. Ki, bu önemli tespit, içinden geçmekte olduğumuz, izâfîleşmenin bütün insanlığı başa çıkılması son derece zor olabilecek tahripkâr bir nihilizmin eşiğine sürükleyebileceğini söylemenin hiç de kehânet olarak algılanmaması gereken şu postmodern aralığı, ve bu aralığın söylemlerini ve duyarlıklarını anlamak, dolayısıyla, insanlığın esaslı yeni arayışlara, köklü medeniyet tasavvurları geliştirme çabasına soyunmasını icbar etmesi bakımından oldukça önemlidir. Önemlidir; çünkü, postmodernliğin bizatihî kendisi, büyük bir hiciv’dir. Bu hicvi, bu hicvin hâkim olduğu insanlık durumumuzu anlamak, yepyeni düşünce serüvenlerine soyunmak bakımından Whitehead’in bu kitabı, bütün’ün yitirildiği, arızî ve geçici olan’ın (parça’nın, atomun ve atomlaşmanın) mutlaklaştırıldığı; arızî olan’ın / parça’nın, medyatik / sanal gerçek yoluyla aslî olan katına yükseltildiği, Paul Virilio’nun deyişiyle, bir “yokoluş estetiği”nin hükümfermâ olduğu; dünyamızın büyük savaşların, çatışmaların, sonu nereye varacağı bilinmeyen büyük kaos ve katastrofların eşiğine sürüklendiği bir zaman diliminde, bizi fikir serüvenine kışkırtan ve bize birinci sınıf bir fikir şöleni sunabilecek iyi bir başlangıç ve kalkış noktası olabilir.

Külliyat yayınları olarak, insan/lık tecrübesine küllî / bütüncül bir bakışla ve felsefî bir dille bakan, çağımıza çok esaslı şeyler önerebilecek bir düşünürün kitabını yayımlayarak yayın hayatına başlamamız, bu nedenle anlamlı bir girişim olarak görülmelidir. 

 






Keresteciler Sitesi. Mehmet Akif Cad. Kestane Sok. No: 1 Merter / İSTANBUL
bilgi@kulliyatyayinlari.com.tr
copyright © kulliyatyayinlari.com.tr 2008. Her hakkı saklıdır.