SUNUŞLAR
NIETZSCHE’YE DAİR... (*)
TRACY B. STRONG (**)
1844-1900 yılları arasında yaşayan Nietzsche, 1869 yılında [daha 24 yaşındayken] Basel Üniversitesi’nde klasik filoloji kürsüsünün başına getirildiğinde dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı. Üç yıl sonra, ilk büyük eseri, Müziğin Ruhundan Trajedinin Doğuşu (1872) yayımlandığı zaman, oldukça erken yaşta klasik filolojideki büyük umutlar vaadeden akademik kariyerini bir tarafa bıraktığı anlaşılmıştı. O vakitler oldukça tartışılan bir müzisyen olan Richard Wagner’e ithaf edilen bu çalışmasında Nietzsche, 19. yüzyılda antik Yunan hakkında, trajedinin kökenleri ve amaçları konusunda sorgusuz sualsiz kabul edilen fikirleri radikal bir dille sorguluyor ve yerle bir ediyordu. Bu yüzden Nietzsche’nin bu ilk önemli kitabı, onun akademideki filoloji rakiplerinin amansız hışmına ve eleştirisine maruz kalmaktan kurtulamamıştı. Sağlığı gittikçe kötüleştikçe, Nietzsche, eğitim kurumları ve Wagner’in müzik-drama’ları yoluyla kültürün yeniden hayatiyet kazandırılarak canlandırılmasına ilişkin o coşkulu umudunu yitirdi, Wagner’le ilişkilerini kopardı ve sonunda 1879 yılında üniversitedeki görevinden istifa etti.
Hayatının sonraki on yılını güney İsviçre’de ve kuzey İtalya’da geçirdi. Bu dönemde yazdığı, Böyle Buyurdu Zerdüşt (1883-4), İyi ve Kötünün Ötesi (1886), Ahlâkın Soykütüğüne Dâir (1887), Putların Alacakaranlığında (1889), Deccal (1895) ve hem ölümünden sonra basılan, hem de otobiyografisi olan son eseri İşte İnsan! (1908), kitapları, onun fikirlerinin özünü teşkil ederler. Bunlara ilâve olarak, onun vâsileri tarafından Nietzsche’nin not defterlerinden derlenen ve yine bu kişiler tarafından Kudret İradesi / The Will to Power (1901) başlığıyla yayımlanan kitabını da zikretmek gerekir. Ancak bu kitabın, son zamanlarda yapılan araştırmalar sonucunda, temelde Nietzsche’nin reddettiği malzemelerin bir araya getirilmesinden oluşturulduğu ispatlanmıştır; o yüzden, bu kitaba Nietzsche’nin kitabı olarak ihtiyatla yaklaşılmalıdır.
Nietzsche, 1889 yılında aklî dengesini yitirdi ve hayatının geri kalan son on bir yılını annesinin ve kızkardeşinin bakım ve gözetimi altında geçirebildi. Bu [talihsiz] hâdiseden bir kaç yıl önce, Nietzsche’nin eserleri Avrupa’daki önemli entellektüel figürlerin dikkatini çekmeye başlamıştı; öldüğü zamansa, onun Avrupa’nın en önemli düşünürlerden biri olduğu kabul edilmişti. O gün bugündür, Nietzsche’nin şöhreti ve saygınlığı, kısmen, Nazilerin onun eserlerini çarpıtarak kullanmalarından ötürü inişler-çıkışlar yaşamıştır. Her ne sûretle olursa olsun, Nietzsche’nin 20. yüzyılın çığır açıcı bir kaç önemli düşünüründen biri olduğu şüphe götürmez bir gerçektir.
Nietzsche’nin yazı [ve fikir üretme] üslûbundan da çok açıkça görüldüğü ve anlaşıldığı gibi, onun entellektüel ve fikrî kaygıları ve ufku, akademik felsefenin sınırlarını ve ufkunu kat be kat aşıyordu. Sabırla ikna etme kaygısıyla yazılmış metinlerle karşı karşıya kalmak yerine, Nietzsche’nin eserlerine, ilk bakışta geleneksel tartışmalar gibi görünen pasajlara ustalıkla ve büyük bir maharetle serpiştirdiği şiirin, sözcük oyunlarının, coşkulu ve şaşırtıcı ifadelerin, derin metaforların, kışkırtıcı aforizmaların ve ilginç itirafların büsbütün nüfûz ettiğini görüyoruz. Nietzsche’nin birbirinden farklı yazı ve ifade türlerini böylesine tedirgin edici, silkeleyici ve kışkırtıcı şekillerde kullanma kaygısının arkaplanında, onun, geliştirdiği fikir ve öğretilerin, sadece ifadelerin ve açıklamaların tabiatını değiştirmekle yetinmeyen, bilakis, okuyucuya çok daha derinlemesine nüfûz etmesi gerektiği inancı yatıyordu. Nietzsche, dünyayı yalnızca yorumlamakla yetinmiyor, aynı zamanda, değiştirme kaygısıyla hareket ediyordu.
Dolayısıyla, sonuç itibariyle, bizim karşı karşıya kaldığımız şekliyle yalnızca görünen dünyanın kaynaklarını ve yapılarını yansıtma kaygısı güden metinler olmadığı için Nietzsche’nin metinleri bizi bir türlü ikna edemez. Aksine Nietzsche, bizim bu-dünyanın-içinde-olma hâlimizin ve tarzımızın dönüşüme uğramasını sağlayacak şekilde bizi silkeler ve sarsar. O yüzden, Nietzsche okuyan kişilerin, onun eserinde kendi yansımasını bulduklarını söylemeleri aslında bir yanılsamadan ibarettir.
Bu tür bir yaklaşımın zorlukları ve tehlikeleri, onun ilk eserinden itibaren Nietzsche’yle birliktedir. Trajedinin Doğuşu kitabında, Nietzsche, trajedinin, polis / şehir devleti kültürünün yaratılmasında ve korunmasındaki rolü üzerinde yoğunlaşmıştır. Nietzsche, burada, yalnızca bireyle ilgilenmez, aynı zamanda, kollektivite’yle de ilgilenir; ya da daha doğru bir deyişle, özel bir kollektivitenin husûsî bir kültür icat etmesini mümkün kılan yapı’yla ilgilidir Nietzsche. Çünkü Nietzsche’ye göre, Grekler, bizim otorite problemi olarak adlandıracağımız sorunu çözmüşlerdi. Grek olmanın ne demek olduğunu, kendi eylemlerinden başka hiç bir şeye yaslanmayan bir yolu takip ederek bulmuşlardı antik Grekler. Nietzsche, bu öz-kesinlik’in korunmasında ve üretici / yaratıcı bir şekilde hayat ve hayatiyet kazanmasında trajedinin merkezî bir rol oynadığını öne sürüyordu. Dikkatini, modern dünyaya çevirdiğinde, aynı problemle karşılaştığını görüyordu: “Otorite” olmaksızın, [esaslı, muhkem bir otorite’den mahrum olan] bir kültür, neye yaslanabilir ve neyin üzerinde muhkem bir şekilde ayakta durabilir/di ki?
Nietzsche’ye göre, modern dünya, esaslı bir krizle karşı karşıyadır: Bu kriz, uzunca bir zamandan bu yana, her yere ve her şeye nüfûz etmektedir ve bu krizin kökenleri esas itibariyle, Socrates’çi açmaz ile Hıristiyanlık’ta derin bir şekilde köksalmış durumdadır. Bu krizin en yakın ve yakıcı göstergesi, onun, “Tanrı’nın ölümü” olarak adlandırdığı şey ve “nihilizm / hiçleşme” olarak tarif ettiği genel fenomendir. Bu fikirleriyle Nietzsche, insanların, bir otorite ilkesi arayışı içinde olmayı sürdürdükleri, ancak bu arayışı devam ettirirlerken bunun bilinç tarafından idrak edilmesinin imkânsız hâle geldiği bir durumun eşiğinde olduğumuza dikkat çeker. Nietzsche, bu durumun, gelecek iki yüzyılda bütün dünyada hükümfermâ olacağını düşünüyordu.
Nietzsche’nin bu teşebbüsünün bir kısmı, insanların kendilerini içinde bulundukları bu yakıcı durumla yüzleşmekten alıkoyacak şekilde kullandıları, sorgusuz sualsiz şekilde benimsedikleri, mevcut durumlarını sürdürmeye ve korumaya dönük insanlığın temel varoluş sorunlarına hitap eder. Nietzsche, eserinin bu yönüyle, kökenleri Kant’ta olan ve 19. yüzyılda sosyal bilimi meşgul etmeye başlayan ideoloji [dolayısıyla bilinç ve akıl/cılık] eleştirisini devam ettirir. Nietzsche’nin “alacakaranlık” olarak tahmin ve tahayyül ettiği “idoller” / “putlar”, Marx’ın metaların görünüşlerinin gerisine sinsice sindiğini gördüğü “fetişler”in ve Freud’ün insanların uygarlığın [Btı uygarlığının] temelleriyle doğrudan çatışma içine girmekten kaçınarak kendilerini onlara sığınarak koruduklarını düşündüğü “totemler”in yakın akrabalarıdır.
Ne var ki, Nietzsche, eleştirisinde, Kant’tan da, Marx’tan da, Freud’dan da daha sert ve keskindir. Nietzsche, Ahlâkın Soykütüğüne Dâir başlıklı kitabında, mevcut dünyanın hem fiiliyatlarının, hem de fikriyatlarının, kökeni, güç / iktidar ve benlik ilişkilerini yansıtan spesifik fiilerde gizli olan müşterek bir aile olarak “soykütüğüne dayalı bir şekilde” anlaşılabileceğini ve kavranılabileceğini beyan eder. İşte tam bu noktada, Nietzsche’nin argümanı, Hegel’in bilinçli bir parodisi / alaya alınması ve eleştirisidir alında. Çok iyi bilindiği gibi, Hegel, baskı altındaki kişilerin karşı karşıya kaldıkları baskı şartlarında, gerçekte, kendi özgürlüklerinin kaynağını keşfettikleri ilişki kutuplarına “efendi” ve “köle” adlarını vermişti.
Keza Nietzsche de tıpkı Hegel gibi, ahlâkın sahip olduğu en kapsamlı iki form olarak “efendi” ve “köle” nitelemelerini kullanır ve yine Hegel gibi, efendi ahlâkının epistemolojik temellerini aşındırmanın köle ahlâkı mantığıyla mümkün olduğunu ifade eder. Ancak köle ahlâkının galibiyeti veya zaferi, Nietzsche’ye göre, yeni ve daha yüksek bir bilinç biçimine ulaşmak için atılan bir adım değildir. Aksine, bu, baskı’nın mevcudiyetinin, bir ben duygusuna sahip olmayı gerektirdiği bir benlik sûreti / form’u tarafından hâkim kılınmasıdır. Dolayısıyla, Hegel’de olduğu gibi, baskı, özgürleşmeye yol açmaz; tam aksine, çok daha sofistike ve çok daha içselleştirilmiş kendi kendine baskı uygulama biçimlerine yol açar.
Nietzsche, bu [temel varoluşsal] sorunların izini, Soykütüğü kitabının son iki kitabında da sürer. Köle ahlâkının bu-dünyanın-içinde-olma yolu olarak bütünüyle zafere ulaşmasıyla orantılı olarak -ki Nietzsche, bunun oranının muazzam ve sürgit artan bir oran olduğunu düşünür-, insan hayatı, işte o zaman, tek-boyutlu bir hayata, aynı hayatın içi-boş bir şekilde sürgit tekrarlanmasına dönüşür. Eğer her şey, köle ahlâkı tarafından şekillendirilirse, o zaman, insanların yapıp ettiği her şey, kendi kendilerini hapsetme durumları olarak kendilerine sürgit tekrar tekrar dönüp duracaktır. Marx’ın ve liberal düşünürlerin aksine, Nietzsche, çağımızın, içinde bulunduğumuz mevcut durumun, kendi kendisini aşmasını mümkün kılacak şartları da ihtiva ettiğini düşünmez hiç bir zaman.
Nietzsche, “kudret iradesi”ni, onları mümkün kılacak varsayımları ve şartları yeniden üretecek bütün eylemlerin kaçınılmaz karakteristiği olarak niteler. Dolayısıyla, “kudret iradesi”, “kölecesine ahlâkî” olan eylemler de dahil, bütün eylemlerin vazgeçilmez karakteristiğidir. Pek çok çağdaş yorumcunun zannetiğinin aksine, Nietzsche, “kudret iradesi”ni olumlu bir değer olarak düşünmez; bilakis, herhangi bri insanî eylemin özü olarak düşünür. (Almanca’daki güç-kudret / Macht sözcüğü, yapmak / machen fiilinden türemiştir; İngilizce’deki power sözcüğü, Almanca macht sözcüğündeki bu önemli nüansı ifade edebilmekten uzaktır.)
Nietzsche’nin eserinde, siyaset hakkında ortaya buraya serpiştirilmiş pek çok yorum vardır. Modern zamanlarla ilişkili olarak bu siyasî yorumların hemen hepsi olumsuz yorumlardır; bununla birlikte, Nietzsche’nin bu fikirleri konusunda yorum yapan kişilerin kahir ekseriyeti, onun bu görüşlerinin münhasıran modern politika konusunda olumsuz fikirler olduğunu görmeyi başaramamaktadır. 1886 yılında yazdığı bir not’ta Nietzsche, “insanların politika hakkındaki görüşlerini değiştirmek zorunda kalacakları zamanlar da gelecek” diye yazar.
Nietzsche, modern devletin ve Avrupa ulusalcılığının gelişiminden özellikle rahatsızlık ve tedirginlik duymuştur: “Avrupa’yı siyasetin gerçek anlamından, sebeb-i hikmetinden büsbütün mahrum eden bu taşralı Avrupa siyaseti, bu küçük politikaların böylesine her yere ve her şeye sirayet etmesi, Avrupa’yı çıkmaz bir sokağın eşiğine fırlatıvermiştir” (Ecce Homo / İşte İnsan!, “The Case of Wagner”, #2). Nietzsche, ulusalcılığa karşıdır; çünkü ulusalcılığı, modern devletin çözülmesine karşı artçı bir başkaldırı olarak görür. Nietzsche, “hiç kimsenin aslâ göremediği ve tahayyül edemediği savaşlar”ı öngörür. “Dünya üzerinde hâkimiyet kurmayı hedefleyen” bu savaşlar, gelecek yüzyılın başlıca özelliklerinden biri olacaktır.
Nietzsche’nin burada dikkat çekmeye çalıştığı nokta, 20. yüzyılda, savaşların, insanların hâlihazırda sahip oldukları kategoriler açısından ölçümlenecek kazanımlar için değil, aksine, bir şeye sahip olmanın ne anlam ifade ettiğini tanımlamak için verileceği fikridir. Gelecek yüzyılda, diye yazar Nietzsche, “politika kavramı, bütünüyle zihinler savaşı ve zihinler için verilen savaşla iç içe geçecek.” (Ecce Homo / İşte İnsan!, “Why I am a destiny”, #1). Nietzsche’nin anlayışına göre, politika ile epistemoloji, 20. yüzyılda iç içe geçmiştir: Artık politika, kimin ne’yi, nerede ve ne zaman elde ettiği sorunu olmaktan çıkmış; bunun yerine, kendisi aracılığıyla dünyanın anlaşılabileceği bir şeye dönüşmüştür.
Nietzsche, ömrünün son yıllarında, İşte İnsan!’da, erken dönem eserlerinin politik olmaması nedeniyle kendi kendisini eleştirir. Aklî dengesini yitirmenin eşiğine gelen Nietzsche’nin esaslı bir siyaset teorisi geliştirecek zamanı da, muhtemelen bunu geliştirmesini mümkün kılabilecek araçları da yoktu artık. Nietzsche, modern şartların, Avrupa’nın çürümüş ve yozlaşmış bir Avrupa olmasına neden olan eski imtiyazlar düzenini çökerttiğini ama aynı zamanda da mevcut iktidar yapılarının bu eski düzeni korumaya devam ettiğini öne sürmüştür. En son mektuplarında, tam bir bunalım yaşadığı ve çıldırdığı bir sırada, eski düzeni yerle bir edecek bütün keyfiyetlere sahip olduğunu ilan eder. Nietzsche, “hâkim olma ve karar verme hakkı”na sahip olanlar için bunun mükün olabileceğini gösterecektir. Nietzsche, bu yeni otorite ilkesinin özünün ne olduğunu tasvir ve tarif etmez. Onun en berrak pratik politik açıklamaları ile delirmesinin aynı zaman aralığına denk gelmiş olması, politika açısından gerçekten de oldukça düşündürücü ve anlamlıdır.
----------------------------------------
(*) Bu metin, The Blackwell Ecyclopedia of Political Thought (ed. David Miller et al., Oxford, 2001) başlıklı kitaptan çevirilmiştir. Çeviri için yayıncıdan izin alınmıştır. -ç.n.
(**) California Üniversitesi, San Diego.
Keresteciler Sitesi. Mehmet Akif Cad. Kestane Sok. No: 1 Merter / İSTANBUL
bilgi@kulliyatyayinlari.com.tr
copyright © kulliyatyayinlari.com.tr 2008. Her hakkı saklıdır.