OKUMA PARÇASI
BİR PUTKIRICI DÜŞÜNÜRÜN ARKEOLOJİK BİR ZİHİN ANALİZİ
YUSUF KAPLAN
Neden Yeniden Nietzsche?
Evet, “neden Nietzsche?”: Türkçe’de “mebzul” mikatarda “Nietzsche” var; neredeyse bütün kitapları çevrilmiş durumda üstadın. Yeni Nietzsche çevirilerine neden ihtiyaç duyuldu, öyleyse?
En azından iki nedenden ötürü: Birincisi, Türkçe’de “Nietzsche” var; ama bu “Nietzsche” gerçek “Nietzsche” değil; icat edilmiş, devşirilmiş, hatta tersyüz edilmiş bir Nietzsche. Son derece yanlış anlaşılmış, yanlış aktarılmış; ve hatta İslâm’a karşı, Tanrı inancına karşı ilkel bir şekilde sürdürülen seküler-ideolojik mücadelede Batı-perestlerce bir kalkan olarak kullanılmaya kalkışılacak kadar kötüye kullanılan ve gerçekten de kötürümleştirilen, iğfal ve iğdiş edilen bir “Nietzsche portresi” bu. Belli başlı bütün medeniyetleri inceledikten ve başta Batı uygarlığı olmak üzere neredeyse hepsini dekadant / yozlaştırıcı, çürtücü olarak niteledikten sonra, “İslâm’ın önünde diz çökmeliydik” diyen bir düşünürün, İslâm’a, İslâm inancına, Tanrı fikrine karşı bir kalkan olarak kullanılması, zihinsizleştirilmiş zihin hastalığıyla malul -zaten nâmevcut- Türk entelijansiyasına özgü bir davranış biçimi olsa gerek yalnızca.
Oysa Nietzsche, tam da Batı uygarlığının ve düşüncesinin iki temel kurucu kaynağına, akla (antikitelere) ve (Yahudilik de dahil) Hıristiyanlığa, bu iki kaynağın da dekadansın, dolayısıyla nihilizmin köksalmasına yol açan kaynaklar olduğunu söyleyerek savaş açmış biri. Nihilizmi putlaştırmak şöyle dursun, dekadansın kaynağı olduğunu söylediği Batının putlaştırılmasına karşı diğer kültürlere açılmanın zorunlu olduğuna dikkat çekmek için izafileşmenin, dolayısıyla kültürel çeşitliliğin kaçınılmazlığını haykıran; ama öte yandan da dekadans biçimleri olarak gördüğü Batılı akıl ve Hıristiyanlığın kullanım biçimlerini nihilizmin gelebileceği son noktalar olarak görerek nihilizme savaş açan bir düşünürdür Nietzsche.
Sözün özü, Nietzsche’nin doğru anlaşılmadığını gördüğümüz için Nietzsche’nin anlaşılmasını “kolaylaştırıcı” bir dille, yani Nietzsche’nin Almanca orjinalindeki ve İngilizce çevirilerindeki tadını ve akışkanlığını yansıtabilecek bir çeviriyle Nietzsche’yi yeniden yayımlamaya karar verdik.
Türkiye’de bir külliyat oluşturma kültürü ve özgüveni henüz yerleşebilmiş değil. Külliyat Yayınları olarak yayınevimizin ismiyle müsemma bir şekilde, insanlık tarihinin düşünce ve medeniyet birikimini oluşturan atılımları ve bu atılımların önde gelen temsilcilerini külliyat mantığı çerçevesinde yeniden yayımlayabildiğimiz zaman, bir medeniyet fikrinin, bütüncül bir kavrayışın mümkün olabileceğine inandığımız için diğer pek çok düşünür gibi Nietzsche’nin metinlerini de bu külliyat oluşturma kültürü ve mantığı ile yeniden yayımlıyoruz.
Külliyat kültürü ve mantığından kastettiğim şey özetle şöyle bir şey: Önce, medeniyetlere ve özellikle de medeniyetlerin düşünce ve sanat, ilim ve irfan, toplum ve siyaset, iktisat ve günlük hayat birikimlerine ve dinamiklerine dair bütüncül bir fikrin oluşmasını sağlamayı kastediyorum. Daha spesifik olarak ise, bir düşünürü, düşünce haritasının veya “aura”sının bütününü kavrayabilecek “sistematik” veya bütüncül okuma ve algılama biçimini. Bu nedenle, Nietzsche’nin düşüncesinin temel güzergâhlarını ve uğrak noktalarını veren iki temel kitabıyla Nietzsche külliyatını yayımlama ihtiyacı duyduk. (Yine bu nedenle, bu sunuş metni, Nietzsche’nin sözkonusu iki kitabının da sunuş metni olarak yayımlanacak).
Bir düşünür olarak Nietzsche’nin düşüncesini esas itibariyle en iyi özetleyen, art arda yayımladığımız iki kitabıdır: Birincisi, Putların Alacakaranlığında; ikincisi de Deccal-Sahte İsa. Bu iki kitap sadece Nietzsche’nin düşüncesinin özeti değildir; aslında Batı uygarlığının ve dolayısıyla düşüncesinin iki temel kaynağının veya yöneliminin de hikâye edilmesidir.
(“Ana metinler” damarının ilk metinleri olarak Batı’dan Nietzsche’yi, İslâm dünyasından da Muhammed İkbal’i [İslâm Düşüncesi ve İslâm Düşüncesinin Yeniden İnşası başlıklı kitaplarını] yayımlamayı tercih etmemizin temel nedeni de burada gizlidir: Hem çağdaş Batı uygarlığının soykütüğünü çıkararak çağdaş Batı düşüncesini tartışan en önemli iki metin olması hasebiyle Nietzsche’nin sözkonusu kitaplarını; hem de İslâm düşüncesinin soykütüğünü çıkararak, klasik Batı ve Doğu düşünceleriyle karşılaştırmalar yapan ve çağdaş dünyada ufuk ve çığır açıcı bir İslâm düşüncesinin nasıl geliştirilebileceğinin ipuçlarını sunan İkbal’in iki kitabını yayımlamamızın temel nedeni, hem çağımızı kuran uygarlığı ve bu uygarlığın temel fikrî seyrüseferini ve dinamiklerini; hem de bizim medeniyetimizin ve medeniyetimizin fikrî temellerinin dinamiklerini en iyi özetleyen ve tartışan metinler olmalarıdır.)
Putların Alacakaranlığında başlıklı kitapta, özelde Batı düşüncesinin, genelde ise Batı uygarlığının Yunan ve kısmen de Roma antikitesinde temelleri atılan pagan, dolayısıyla seküler dayanağının merkezî kurucu fikrini oluşturan “akıl” sorunu konu edilir ve kıyasıya tartışılır. Deccal-Sahte İsa başlıklı kitapta ise, Batı uygarlığının Yahudî-Hıristiyan kökenleri, özellikle de Hıristiyanlık, bütün sorun alanlarıyla irdelenir. Nietzsche’nin diğer kitaplarındaki fikrî uğrak noktaları ve yolculukları, işte bu iki kitapta tartıştığı, kıyasıya eleştirdiği Batı’da algılandığı şekliyle “akıl” ve “Tanrı” problematikleri üzerinden ilerler.
Nietzsche’yi yeniden yayımlamamızın ikinci temel gerekçesi de, Türkçe’deki Nietzsche çevirilerinin, üstadı tam anlamıyla kuşa çevirmiş olması ve iyice anlaşılamaz hâle getirmesidir. Hem Nietzsche’nin düşüncesini küllî / bir bütün olarak anlamaksızın yapılan çeviriler; hem de sistematik bir düşünür olmadığı, hatta esas itibariyle geliştirdiği yöntemin, ürettiği düşünce’yi belirlediği bir düşünür olduğu gerçeği kavranmadan yapılan ve bu yüzden de zaten zor metinlere imza atan Nietzsche’nin Türkçe versiyonlarının, Nietzsche’yi tanınamaz hâle getirecek kadar kelimenin tam anlamıyla “mahvetmiş” olması, bizim Nietzsche’yi yeniden-çevirmemizin en önemli nedenlerinden biridir.
Sözgelişi, “instinct” sözcüğünün Türkçe çevirilerde, Nietzsche’nin bütün düşüncesini kendi metinlerinde tepetaklak edecek şekillerde sadece “içgüdü” olarak çevirilmesi Nietzsche’nin nasıl mahvedildiğinin örneklerinden yalnızca biridir. Oysa Nietzsche, dekadansın kaynaklarından bir olarak gördüğü bu sözcüğü, zaman zaman “fıtrat” anlamlarında kullanır ve dekadansın kaynağının fıtrat’ın yitirilmesi olduğunu söyler.
Oysa, Türkçe’deki metinlerde, bu sözcüğün “içgüdü” olarak çevrilmesi, Nietzsche’nin söylemeye çalıştığı şeyin tam tersini söylediği gibi bir anlam faciasının zuhur etmesine yol açmıştır. Nietzsche’nin bütün düşüncesinin, tek kelimeyle, dekandans kavramı etrafında kurulduğunu gözönünde bulundurunca, Nietzsche’nin bir kez daha, deyim yerindeyse, bu kez Türkçe’de ve Türkiye’de, intihar ettirme marifeti gösterdiğimiz için ne kadar övünsek azdır! Benzer teryüz etme girişimleri, akıl, Tanrı, nihilizm sorunlarıyla ilgili yapılan tercüme cinayetlerinde de gözleniyor. Ama bu örnek, sorunu yeteri kadar açıkladığı için, daha fazla örnek vermeye gerek duymuyorum. (Felsefe tarihi ve özel olarak da Nietzsche araştırmacılarına yeni bir araştırma “konu”su ve hatta “alan”ı çıkmış olsun böylece!)
Yanlış Nietzsche algıları ve köksüz, tabansız, derinliksiz, tarihsiz, müzikalitesiz, “uydurukça” sözcüklerle yapılan Nietzsche çevirileri, Nietzsche’yi Türkçe’de “daha doğmadan” öldürmüştür. Bu yakıcı gerçek, sadece Nietzsche çevirileri için değil, hem Batı’dan, hem Doğu’dan, hem de İslâm düşüncesinden yapılan bütün çeviriler için de genel olarak geçerlidir.
O yüzden, biz, yine Külliyat Yayınları ismiyle müsemma olarak bütün metinlerimizde, medeniyet dili’ni esas almanın, (ve yanısıra, her medeniyetin kendi medeniyet dilini çarpıtmadan olduğu gibi aktarma kaygısı ile hareket etmenin) medeniyet fikrinin teşekkülünde ve köksalmasında, “bütün”ün kavranması, bütünün içindeki “parça”ların yerlerinin yerli yerince görülebilmesi açısından hayatî bir açılım ve atılım, ufuk ve çığır açıcı, özgürleştirici, uçsuz bucaksız bir alan açtığını gözler önüne sermiş olacağız böylelikle.
Külliyat mantığına dayanan bu medeniyet dili ve medeniyet tasavvuru yaklaşımı, örneğin Nietzsche’nin, çok yanlış bir şekilde anlaşıldığı gibi, esas itibariyle nihilist bir düşünür değil, biraz önce de değindiğim gibi, nihilizme savaş açan ve nihilizmin kaynağı olan dekadans biçimlerini yerle bir etmeye çalışan esaslı, sarsıcı, asil bir hakikat arayıcısı ve yolcusu düşünür olduğunu gösteriyor bize. Bu çevirilerin, Türkiye’deki ve Türkçe’deki o son derece yanlış ve çarpık “nihilist Nietzsche” imgesini yıkarak, “hakikat yolcusu ve arayıcısı Nietzsche” algısının, gerçek Nietzsche figürünün nihayet ortaya çıkmasına imkân tanıyacağına karınca kararınca katkılarda bulunacağını düşünüyorum.
Soykütüğü ve Arkeoloji: Nietzsche’yi Cins Bir Düşünür Kılan Yöntemi
Nietzsche, gerek bu iki “kurucu” kitabında, gerekse diğer bütün kitaplarında, cins bir kafa olduğunu, hem geliştirdiği fikirlerle, hem kendine özgü yöntemiyle gözler önüne serer. Hatta yönteminin, fikirlerinin seyrüseferini de belirlediğini, cins fikirler geliştirmesini mümkün kılan asıl şeyin bu kendine özgü yöntemi olduğunu söylemek mümkündür.
Nietzsche’nin yöntemi, çağdaşlarında da, kendinden öncekilerde de pek görülmeyen bir soykütüğü ve arkeoloji çalışmasına dayanır: Kalkış noktası, aslında modern Batı uygarlığının yaşadığı felsefî krizdir; ama varış noktası, bu krizin iki temel kaynağını oluşturan akıl sorunu ile Tanrı sorunudur. Biraz önce de değindiğim gibi, akıl sorunuyla antikiteye yolculuk yapar; Tanrı sorunu ile de Hıristiyanlığa. Ancak Nietzsche’yi hem çağdaşlarından, hem de kendinden önceki düşünürlerden ayıran asıl nokta, bundan sonra ulaştığı noktadır: Nietzsche, bütün bu uzun ve derinlikli yolculuklardan sonra yeniden kalkış noktasına geri-döner. Kalkış noktasına, yani çağına.
İşte Nietzsche’yi cins bir düşünür kılan, soykütüğü ve arkeoloji çalışmasıyla yaptığı ve bütün zamanları seferber eden, bütün zamanların çocuğu olabilen ve bütün zamanları kendi çocuğu kılabilen bu derûnî yolculuktur. Bütün belli başlı kadîm düşünce ve medeniyet geleneklerinde nefes kesici bir yolculuk yapar üstad: Antikiteler, Yahudilik ve Hıristiyanlığın dışında Budizm’den İslâm’a kadar neredeyse bütün belli başlı düşünce ve medeniyet geleneklerini dolaşır. Nietzsche’nin geldiği bu son noktada vardığı sonuç, Batı uygarlığı ve düşüncesinin vaatleri bağlamında, tam anlamıyla bir hayal kırıklığıdır. Sonunda Zerdüşt’de Nirvana’sına çekilir ama oradan “İslâm’ın önünde diz çökmeliydik” diye haykırır.
Çıldırma ve İntihar: Batı Uygarlığının Metaforları
Nietzsche’nin geliştirdiği soykütüğü ve arkeoloji yöntemi üzerinden yaptığı bu derinlikli yolculuğun hayal kırıklığıyla sonuçlanması, aslında çağdaş Batı uygarlığının yaşadığı felsefî krizin neden olduğu hayal kırıklığının bir metaforudur. Başka türlü söylemek gerekirse, Nietzsche, aslında bu yolculuğu, çağdaş Batı uygarlığının yol açtığı hayal kırıklığını aşabilmek kaygısıyla yapmıştır; ama vardığı sonuç, bunun mümkün olamayacağı şeklinde olunca çıldırmaktan kurtulamamış, 11 yıl süren bu çıldırma süreci intiharla noktalanmıştır.
Nietzsche’nin 11 yıl süren bu çıldırma süreci de, sonunda intihar etme eylemi de, çağdaş Batı uygarlığının yakıcı iki metaforudur. Nietzsche, Batı uygarlığının sadece kendisini değil, dünya üzerinde ürettiği hegemonya nedeniyle bütün insanlığı çıldırmanın ve intiharın eşiğine sürüklendiğine dikkat çekmek ister gibidir.
Aslında Nietzsche’nin bize söylediği yeni bir şey yoktur: Söylediği yeni şey şudur sadece: Antikite tecrübeleri, Hıristiyanlık tecrübesi ve son olarak da modern tecrübe, insanlığa esaslı bir varoluş ve silkiniş imkânı, hayat ve hayatiyet kaynağı sunabilecek dinamiklerden yoksundur: O yüzden Nietzsche’nin bize söylediği tek şey: İzâfileşme’dir; radikal şüphecilik’tir. Ve tabiî radikal pesimizm’dir. Hatta öyle ki, en fazla iki asır içinde, dünyayı, büyük felâketlerin eşiğine sürükleyecek nihilizmlerin beklediğini haykırır adeta.
Sadece Tasvir; Ama Sarsıcı Bir Dekadans ve Nihilizm Tasviri
Nietzsche’nin yaptığı şey, sadece tasvir’den ibaretti. Analitik, eleştirel ve tasvîrî bir tariften ibaretti yalnızca. Bir teklif önermemişti bize. Tek kelimeyle söylemek gerekirse, esaslı bir “çığlık” atmıştı Nietzsche.
Nietzsche’nin bize esaslı bir teklif önerebilmesi mümkün müydü? Bence, hayır! Hayır çünkü; hayat durmuştu; solmuştu: Aklın putlaştırılması ve Tanrı’nın öldürülmesi, sadece dekadans ve nihilizm biçimleri üretmişti. Nietzsche’nin yaptığı yolculuğun sonucunda vardığı noktayı, bu kısa ve tek cümleyle özetlememiz mümkün/dü: O yüzden Nietzsche, bize sadece muhteşem bir analitik ve eleştirel tasvîrî bir tarif yapmıştı ve o yüzden önerdiği şey aynen şuydu: “Ahlâkımız ve felsefemiz dekansın formları hâline geldi: Karşı-devrim sanattır.”
Nietzsche’nin bir ütopyası yoktu; olamazdı. Bu imkânsızdı. Ahlâkının / Hıristiyanlığın ve felsefesinin / antikite ve modern düşüncenin sadece dekadans biçimleri olduğunu haykırarak, bize bir ütopya değil, bir dystopia yani bir yok ülke, bir imkânsız krallık, bir çıkmaz sokak sunmuştu Nietzsche. Yani, Batı uygarlığı geldiği noktada, sadece kendisini değil, bütün insanlığı intiharın eşiğine sürükleyecek bir çıkmaz sokaktan ibarettir; yapılması gereken şey, bu dystopia’ya, bu çıkmaz sokağa ayna tutmaktır, diyordu sanki. Ve bunu da ancak sanatla yapabiliriz, diyordu açık açık.
Aslında sanatın, Batı uygarlığını ve dolayısıyla insanlığı sahil-i selâmete çıkaracağını değil, bir nefes alma, Batı uygarlığının sürüklendiği intihara dikkat çekebilme, ayna tutabilme imkânı sunabileceğini çok iyi sezinlemişti Nietzsche. Nitekim, kendi yaşadığı ve kendinden hemen sonra yaşanan zaman diliminde, sanatta büyük patlamalar yaşanmıştı art arda: Empresyonizmden expresyonizme, bunların “post”larına, dadacılığa, sürrealizme, konstüktivizme, varoluşçuluğa kadar bütün modernist sanat, modern’de özetlenen Batı uygarlığına tam bir başkaldırı harekâtına dönüşmüştü. Modernist sanat, hem modernliğin çöküşünü haber vermiş; hem de modernliğe “yeninin şoku” üzerinden ölümcül darbeyi indirerek postmodernizme giden kapıları sonuna kadar aralamıştı.
Soylu Bir Putkırıcı
Nietzsche’nin yaptığı şey, Batı uygarlığını ve insanlığı intiharın eşiğine sürükleyen putları teker teker kırmaktı. Descartes, şüpheyi sistematize ederek, modernliğin temellerini atmıştı. Nietzsche’nin Deccal’de tam anlamıyla “madara” ettiği büyük sentezci Kant, Descartes’ın aşırılıklarına dikkat çekerek, bir yandan aklın sınırlarını aşma çabası içinde olmuş; öte yandan da, aklın aşırılıklarının tam bir terör havası estirdiği Fransız Devrimi’ni göklere çıkarmıştı. Kant’ın bu çabası, Nietzsche’yi yeterince tedirgin etmeye kâfiydi: O yüzden Nietzsche, Almanların yücelttikleri Kant’ı, “Alman felsefesinin yerlerde sürünmesine neden olan ve Batı felsefesini zehirleyen teolog-filozof” olarak lanetlemekten geri durmayacaktı.
Putların kırılması gerekiyordu: İşte, hiç kimsenin yapamadığı bu putkırıcılık işini yapmaya soyunmuş soylu bir düşünürdü Nietzsche. O yüzden, Putların Alacakaranlığında’da Heidegger’in dört ciltlik Nietzsche kitabında Batı düşüncesini bitiren düşünür olarak gördüğü Socrates’i, Nietzsche, kıyasıya eleştirerek kitabına giriş yapıyordu; put kırıcılık işini Deccal’de nihilizmle ve dekadans biçimleriyle özdeşleştirdiği ve lanetlediği Hıristiyanlık üzerinden sürdürüyor ve Hıristiyanlığı bütün temellerini ve iddialarını yerle bir edecek şekilde kıyasıya eleştiriyordu. Nietzcshe’nin Putların Alacakaranlığında başlıklı kitabı en iyi akıl eleştirisi metinlerinden biri, Deccal-Sahte İsa başlıklı kitabı da en iyi Hıristiyanlık eleştirisi metinlerinden biridir.
Toparlayarak yola devam etmek gerekirse... Nietzsche, “putların alacakaranlığında” köklü bir felsefî kriz yaşayan ve bu krizi aşmak için modern Batı kültürünün dışındaki medeniyet havzalarında yeni arayışlara soyunan 19. yüzyılın “romantik dalga”sının en önemli ve en sarsıcı temsilcilerinden biridir. Romantizm dalgası, aslında Avrupa’da üretilen modern / seküler Avrupa uygarlığının sonunu ilan eden ve Batı uygarlığının yeni açılımlara ihtiyaç duyduğunu hem düşüncede, hem sanatta, hem de gündelik hayatta haykıran bir dalgadır. Bu dalga, Avrupa’nın yaşadığı taşralılaşma ve dekadans sürecini aşma çabasıdır. Burada, önce Avrupa’yı taşralıştıran, sonra da Nietzsche’yi doğuran tarihî arkaplana, Avrupa’nın İslâm medeniyeti üzerinden antik Yunan’a ve paganizme yeniden-dönüş hikâyesine biraz yakından bakmak, Nietzsche’yi ve tartıştığı sorunları daha iyi anlayabilmek açısından yararlı olabilir.
İslâm Medeniyetinin Meydan Okuyuşu ve Avrupa’nın “Taşralılaşması”
Burada dikkat çekici olan nokta şudur: İslâm medeniyetinin oluşturduğu meydan okuma sonrasında Rönesans ve Reformasyon’la birlikte, Avrupa’nın tarihe girmesini, tarihe özne olarak müdahale etmesini sağlayacak şekilde sanatta, düşüncede, siyasette, ekonomik hayatta art arda büyük arayışlar ve dönüşümler süreci yaşadı. Kilise Hıristiyanlığı, Avrupa’nın dünya-tarihsel bir medeniyet sıçraması gerçekleştirmesine hem imkân tanımamıştı; hem de bütün o ekümeniklik / evrensellik söylemlerine rağmen Avrupa’yı dünya ölçeğinde evrensel vaatleri olan bir medeniyet tasavvuru üretebilmek anlamında “taşralılık”tan kurtarmayı mümkün kılabilecek atılımı gerçekleştirmeyi sağlayamamıştı. Üstelik de, İslâm’ın geliştirdiği, hem insanlığın bütün medeniyet birikimlerinden yararlanan, hem temasa geçtiği bütün medeniyet birkimlerine hayatiyet kazandıran, hem de insanlık tarihinin yapıldığı merkez / omurga “coğrafya” olan Doğu Akdeniz’le Hint Okyanusu arasındaki havzada gerçekleştirilen bütün kadîm medeniyet birikimlerinin “üzerine oturan” dünya tarihinin akışını geliştiren vahye dayalı medeniyet meydan okuması, 9 ve 10. yüzyıllardaki erken erken Rönesans sürecinde de, 12. ve 13. yüzyıllardaki erken Rönesans sürecinde de, 15. Ve 16. yüzyıldaki geç Rönesans sürecinde de birinci derecede kışkırtıcı, tetikleyici ve besleyici bir rol oynamasına rağmen, Kilise Hıristiyanlığı, vahye dayanan paradigmaları bakımından örtüşebileceği ve bir hayli beslendiği İslâm medeniyetinin meydan okumasından vahyî bir cevap üretmeyi başaramadı. Aksine, İslâm medeniyetinin vahye dayalı medeniyet tasavvurunun dinamikleri üzerinden ürettiği medeniyet meydan okuması, aslında Hıristiyanlığın vahiyle aslâ esaslı ve yaratıcı ilişkiler kuramayacağını gösterdi. Ve sonuçta, İslâm medeniyetinin bütün diğer medeniyet birikimlerinin yanısıra beslendiği en esaslı kaynaklardan biri olan ama İslâm’ın vahyî kaynaklarının muhkem olmasından ötürü İslâm’ı paganlaştırmayı başaramayan antik Yunan pagan düşüncesini hakîkî anlamda müslümanlardan öğrenen Kilise Hıristiyanlığı Avrupasının yeniden-paganlaşmasını tetikledi. Sonuçta, İslâm düşüncesi ile pagan düşünce arasında sıkışan Hıristiyan Avrupa, tercihini, kendi kültürel ve tarihsel ben’i olan pagan düşünceyi yeniden harekete ve hayata geçirmekten yana yaptı.
Bu süreçte, Kilise’nin yapabildiği tek şey, antik Yunan pagan düşüncesinin ve uygarlığının yavaş yavaş Kilise’yi etkisizleştirmesine yol açacak şekilde Avrupa’ya şekil vermesine aracılık etmek oldu. Başka bir deyişle, Avrupa uygarlık tarihinde Kilise, hiç bir zaman, esaslı bir medeniyet kurucusu rolü üstlenemedi; aksine, kendi başlangıçtaki vahyî temellerini de yok edecek ve zamanla Kilise’nin Avrupa’nın gelecek tarihinin şekillenmesinde pozitif katkı vermesini imkânsızlaştıracak ve bütünüyle Avrupa tarihinin merkezî yörüngesinin dışına atılmasına yol açacak atılımlara aracılık etmekten başka bir şey yapamadı. Thomas Aquinas’ın müdahalesi, Kilise’nin Avrupa’daki konumunu güçlendirdi; ama aynı zamanda, Kilise’nin Avrupa tarihinin yörüngesinden çıkmasına yol açacak “kendi kuyusunu kazan” temelleri de atmaktan başka bir işe yaramadı.
Sonuçta, Kilise değil, pagan Yunan düşüncesi, Rönesans ve Reformasyon’la birlikte Avrupa’nın kurulmasında omurga rolü oynadı. İnsan, yeniden tanrısallaştırıldı. Bu süreç, Avrupa’nın küre ölçekli ama niteliksel olmaktan çok niceliksel olan, dolayısıyla sadece kontrol, kolonizasyon ve hâkimiyet üretmekle neticelenen bir meydan okuma geliştirmesine zemin hazırladı. Antik Yunan pagan düşüncesinin yeniden keşfi veya yeniden icadı, Avrupa’nın hem tarihe girmesine, hem de tarihten çıkmasına yol açacak, dışardan bir meydan okuma olmaksızın kendi aşırılıklarının kurbanı olan “yaratıcı ama tahripkâr” bir tecrübe üretmesine neden oldu.
Bir Hakikat Arayıcısı ve Milat Olarak Nietzsche
İşte Nietzsche, tam da genelde insanı, özelde ise insan aklını tanrısallaştıran -Peter Gay’in çığır açıcı Aydınlanma düşüncesi çalışmasında da dikkat çektiği ifadeyle- “pagan Avrupa aydınlanması”nın sadece Avrupa’yı değil, dünyayı da büyük bir felsefî krizin eşiğine getirdiğini gören ve bu krizin aşılmasında olmasa bile anlamlandırılmasında önemli bir fikrî açılımın gerçekleştirilmesine zemin hazırlayan Karşı-Aydınlanma veya Romantik Akım’ın en imajinatif temsilcilerinden biriydi. Nietzsche, Tanrı’nın öldüğünden, daha doğrusu öldürüldüğünden sözederken ve nihilizm üzerinde yoğunlaşırken, pagan Avrupa uygarlığı tecrübeninin Tanrı’yı öldürmekle ve insanı, insan aklını tanrısallaştırmakla, yalnızca Avrupa’yı değil, bütün dünya üzerinde hâkimiyet kurduğu ve diğer mevcut medeniyetlerin handiyse hepsini ya yok ettiği ya da etkisiz hâle getirdiği için bütün dünyayı büyük bir nihilizm açmazının ve krizinin eşiğine sürüklediğini haykırıyordu adeta.
İşte Putların Alacakaranlığında başlıklı kitabı, bu krizin soykütüğünü çıkaran kışkırtıcı bir tasvir, tarif ve tahlil “çalışma”sıdır.
Nietzsche, sadece Batı düşünce tarihinin değil, insanlık tarihinin en büyük düşünürlerinden biridir. Türkiye’de hem çevirilerin yetersizliğinden, hem de düşüncelerinin derinliğinden ötürü tam olarak anlaşılamamış, hatta çoklukla da yanlış anlaşılmıştır.
Nietzsche’nin her kitabı onun bir düşünür olarak hem temel fikirlerini, hem de her kitabında, ne kadar özgün bir düşünür olduğunu çok iyi ele verir.
Nietzsche’nin bütün düşüncesine damgasını vuran iki yakıcı sorun bu kitapta da çarpıcı, imajinatif bir dille tartışılmıştır: Tanrı’nın öldürülmesi ve insanın, özellikle de aklının Tanrısallaştırılması, dolayısıyla insanlığın nihilizmin eşiğine sürüklenmesi, hayatın anlamsızlaşması ve insanın sahte putların pençesinde kıvranması.
Nietzsche’nin bu kitabı, özellikle Deccal-Sahte İsa kitabıyla birlikte okunduğu zaman, onun felsefî söyleminin omurgasını oluşturan iki temel sorun, akıl ve Tanrı sorunu ancak bir bütün olarak kavranabilir. Nietzsche’nin bu iki temel sorunu felsefî söyleminin merkezine oturtması, elbette ki, tesadüfî değildir. Başka bir deyişle Nietzsche, felsefe yapmak için felsefe yapmaz. Bu kitabının daha önsözünde de açıkça ilan ettiği gibi bu kitabıyla “büyük bir savaş ilan ettiğini” haykırır. Peki, Ne savaşı? Kimlerle savaş? Ve nasıl bir savaş? Ve tabiî neden bir savaşa soyunur Nietzsche?
Bu soruların cevabını şöyle verebiliriz: Her şeyden önce Nietzsche, en azından Batı düşünce tarihi açısından dönüm noktasında, bir geçiş ânında, bir “aralık”ta durur. Nietzsche’nin “durduğu yer”, genelde Batı uygarlığının, özelde ise Batı düşüncesinin tam olarak durmaya başladığı, kendi üstüne kapanmaya başladığı, felsefî / fikrî yolculuklarını durdurduğu, bitirdiği yerdir, ândır. Nietzsche, son adamdır ve son düşünürdür. O yüzden, Nietzsche, bize bir şey söylemez aslında: Başka bir deyişle, Nietzsche’nin bize söylediği şey, bu metnin başında da dikkat çektiğim gibi, Batı uygarlığının, düşüncesinin, sanatının, siyasetinin ve hayatının durduğunu ve bize / dünyaya artık yeni bir şey söyleyemediğini ve bundan böyle de söyleyemeyeceğini söylemiş olmasıdır.
Nietzsche, son insan ve son düşünürdür derken, onun bize yeni bir şey söylemediğini söylerken, çağımızın zeitgeist’ını oluşturan Batı uygarlığının ve düşüncesinin Nietzsche’ye kadar kimsenin söylemeye, üstelik de bu kadar keskin ve kesin bir dille söylemeye cesaret edemediği şeyi söylediğini, bu yüzden de onun Batı düşüncesinin en büyük düşünürlerinden biri olarak görülmesi gerektiğini söylemiş oluyoruz.
Şunu demek istiyorum: Nietzsche’nin yeni bir şey söylememiş olması, onun Batı düşüncesinin en büyük düşünürlerinden biri olarak görülmesini engellemez. Aksine söylenmesi gereken ama söylenmeyen şeyi, üstelik de kendine özgü bir söyleyiş, bir üslupla söylediği için büyük bir düşünürdür Nietzsche. Yani Nietzsche, Batı düşünce tarihinde bir milattır: Bir Nietzsche-öncesi’nden, bir de Nietzsche-sonrası’ndan sözedebiliriz. Nietzsche’den sonra, Nietzsche çapında bir düşünür gelmemiştir: Belki burada Heidegger’i dışta tutarak konuşmak sözkonusu edilebilir: Ama dikkat: Heidegger, Nietzsche varolduğu için vardır. Eğer Nietzsche olmamış olsaydı, Heidegger olmazdı: Heidegger, bunu Nietzsche hakkında tam dört ciltlik bir kitap yazarak adeta ilan ve ifşa etmiştir.
Heidegger, Nietzsche’yle ilgili kitabında, Batı düşüncesinin Socrates’le birlikte bittiğini söyler. İşte Nietzsche, burada Putların Alacakaranlığında’ya tam da Socrates’le bir hayli ironik ve alaycı bir dille hesaplaşarak giriş yapar. Asıl düşünceyi Pre-Sokratiklerin ürettiğini söyler. Tam da bu noktada bir yandan Batı’da felsefenin olmadığını, olamadığını, varolamadığını söyler, öte yandan da Batı dışındaki kadim medeniyet geleneklerine kapı aralar: Pre-Sokratikler, kadim medeniyet geleneklerinin birikimleri üzerinden felsefe yapmışlardı çünkü. Ve bildiğimiz gibi Nietzsche, bizzat kendisi kadîm medeniyet birikimlerine açılır ve şaheserim dediği Zerdüşt’le çıkagelir karşımıza.
Batı’da düşünceyi öldüren şey, Socrates’le birlikte temelleri atılan insan felsefesi ve ardından gelen sistematik felsefeyle birlikte akıl/cılık felsefesidir. Akıl, felsefeyi öldürmüştür. O yüzden antik Yunan’ın ve dolayısıyla akılcılığın yeniden-keşfedilmesiyle birlikte modernlik sürecinde, bütün’le, büyük soru/n/larla uğraşan teorik felsefe “bitmiş” ve gitmiş, bunun yerini pratik felsefe dolayısıyla atomlarla, parçayla uğraşan bilim almıştır. Yani modern Batı’yı kuran şey, felsefe değil, bilimdir. Bilim’in parçayla, atomla uğraşması ve parça’yı, atom’u her şeyi açıklayabilecek indirgemeci ve kendi kuyusunu kazan bir düzleme çıkarması, sonunda insanı da yok etmiş, nihilizmin eşiğine sürüklemiştir.
İşte Putların Alacakaranlığında’yı ayrıcalıklı kılan şey, Nietzsche’nin burada kendine özgü metaforik üslubuyla akılcı felsefenin soykütüğünü çıkarma işine soyunmasıdır. Nietzsche’nin yoğun metaforik dili, modernliğin metodik diline sarsıcı bir meydan okumadır ve postmodernliğin habercisidir: Nietzsche’nin milat olmasını sağlayan “Nietzsche’den sonra” faslı işte buradan sonra devreye girer.
Yani çağımızı da, bütün Batı uygarlığı ve düşüncesi çağlarını da en iyi şekilde anlayabilmemizi mümkün kılan başta gelen düşünürlerden biri, belki de birincisi Nietzsche’dir o yüzden. Nietzsche, bu kitabında aklın alacakaranlığında zuhur eden putlarla hesaplaşırken, Deccal-Sahte İsa kitabında Tanrı sorunu üzerinde, Hıristiyanlık’ın putları üzerinden sarsıcı bir yolculuk yapar.
Özetle, çağımızın en muhkem putkırıcılarından biri olan Nietzsche, bu iki kitapta, aklı ve insanı putlaştıran Socrates’ten başlayarak handiyse Batı düşüncesinin putlarını teker teker kırar. Böylelikle derinlikli bir soykütüğü ve kazı / arkeoloji çalışması yaparak, bize hem nefes kesici bir Batı düşünce tarihi özeti sunar, hem de geliştirdiği kışkırtıcı, imajinatif ve çığır açıcı üslubuyla çağımızın putlarını birer birer ifşa eder ve yıkar.
Çağımızı anlayabilmek, çağımızın dayandığı temel fikrî dinamikleri, kendi deyimiyle, “çekiçle felsefe yapan” birinci sınıf bir düşünürün soylu analizlerinden okuyabilmek için Nietzsche’yi yeniden okumak zorundayız.
Keresteciler Sitesi. Mehmet Akif Cad. Kestane Sok. No: 1 Merter / İSTANBUL
bilgi@kulliyatyayinlari.com.tr
copyright © kulliyatyayinlari.com.tr 2008. Her hakkı saklıdır.